'Bene navigavi, cum naufragium feci...' Pupa yelken o kadar güzel gidiyorduk ki, gemi aniden battığında.

1 Mayıs 2012 Salı

1 Mayıs Kutlu Olsun


Ah ne haşmetlidir, bir dev gibi güçlü olmak, ama zalimliktir, o gücü bir dev gibi kullanmak.

Bütün dünya bir sahnedir.

Bazı yıkılışlar, daha parlak kalkınışların teşvikçisidir.

Cehalet Tanrının laneti olduğuna göre, bilgi göklere uçabileceğimiz kanatlardır.

Şeytan bir günah işleteceği zaman, işe, bu günahı kutsallık zırhına sarmakla başlar.



Shakspeare



                                                                                               
Ben Bertolt Brecht, kara ormanlardan.
Karnında getirmiş şehre anam beni.
Ama çekip gidene dek ben bu dünyadan
Çıkmayacak ormanların soğuğu içimden.

Asfalt şehirde evimde gibiyim.
Donanmışım son kutsal törenle:
Gazeteyle, şarapla, tütünle,
Güvensiz, aylak, ama sonu mutlu.

İnsanlarla iyi aram. Durur başımda
şapkam herkesinki gibi. İnsanlara bakar
derim: "Bunlar başka türlü kokan birer hayvan."
"Ne çıkar, derim sonra, benim onlardan ne farkım var?"

Kadınlarla otururum yan yana
salıncaklı koltuğumda sabahları.
Seyrederim onları umursamadan ve derim:
"İşte karşınızda güvenilmez bir adam."
Akşamları da toplarım erkekleri.
"Bayım" deriz birbirimize hep konuşurken.
Ayaklarını dayarlar masama ve derler:
"Düzelecek işler!" Sormam: "Ne zaman?"

Sabaha doğru alacakaranlıkta ıslanır çamlar,
kuşlar ötüşür, böcekler bağrışır.
Dikerim ben kadehimi şehirde tam o sıra dibine kadar,
atıp izmaritimi, dalarım tedirgin bir uykuya.

Biz, uçarı kişiler,
otururuz yıkılmaz sanılan evlerde.
(Yüksek yapılarını biziz kuran Manhattan adasının.
Biziz kuran incecik antenleri,
Atlantik üstünden konuşan.)

Bu şehirlerden arta kalacak ne;
Sokakları dolaşan bir rüzgar kalacak.
Evleri kuranlar mutlu olurlar ama
Onlar da bir gün bırakır evleri giderler.
Hepimiz bugün var, yarın yokuz,
ne düşünürse düşünsün bizden sonrakiler.

Umarım ki, bir deprem olunca yakında,
söndürmem puromu üzüntüyle.
Ben Bertolt Brecht, kara ormanlardan,
anasının karnında gelmiş asfalt şehre.



 




























Bilin: Halkın ekmeğidir adalet.
Bakarsınız bol olur bu ekmek,
bakarsınız kıt,
bakarsınız doyum olmaz tadına,


bakarsınız berbat.
Azaldı mı ekmek, başlar açlık,
bozuldu mu tadı,
başlar hoşnutsuzluk boy atmaya.

Bozuk adalet yeter artık!
Acemi ellerde yoğrulan, iyi pişirilmemiş adalet yeter!
Yeter katıksız, kara kabuklu adalet!
Dura dura bayatlayan adalet yeter!
Bolsa insanın önünde ekmek, lezzetliyse,
gözler öbür yiyeceklere yumulsa da olur.
Ama her şey bollaşmaz ki birdenbire...
Bilirsiniz, nasıl bolluk doğurur emek:
Adaletin ekmeğiyle beslene beslene.

Ekmek her gün gerekliyse nasıl,
adalet de gerekli her gün,
hem o, günde bir çok kez gerekli.

Sabahtan akşama dek, iş yerinde, eğlencede,
hele çalışırken canla başla,
kederliyken, sevinçliyken,
halkın ihtiyacı var pişkin, bol ekmeğe,
günlük, has ekmeğine adaletin.

Madem adaletin ekmeği bu kadar önemli,
onu kim pişirmeli, dostlar, söyleyin?

Öteki ekmeği kim pişiren?
Adaletin ekmeğini de
kendisi pişirmeli halkın,
gündelik ekmek gibi.
Bol, pişkin, verimli.



Bertolt Brecht




...Sanattan mahrum bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir. (Kemal Atatürk)

Tiyatrosu olan bir ülkede kötülükler, çirkinlikler, yanlışlıklar sürüp gitmez. (William Hazlitt)

Tiyatro, sanatın tümü gibi bir okuldur. Eğitir, geliştirir insanı, dünyasının sınırlarını genişletir. (Sabahattin Kudret Aksal)

Tiyatro aşka benzer. İnsanı hazin hazin ağlatır. Ama verdiği acının gücünde bir başka tat bulunur. Tiyatro evrene benzer. İnsanı doya doya güldürür. Ama yansıttığı tuhaflıklar, gülerken ağlamak için istekler doğurur. (Namık Kemal)






26 Nisan 2012 Perşembe

Theo'ya Mektuplar / Cuesmes, Belçika, Temmuz 1880 - 4


Kişinin az çok dalgın olduğu, az çok düşler âlemine daldığı anlar olabilir; kimisi çok dalgınlaşır, düşler âlemine çok derinden dalar. Ben belki de öyleyim, ama suç kendimin; ancak, belki bu da tümüyle sebepsiz değil, belki dalıp gitmemin, kafamın bir şeylere takılıp kalmasının, tasalanmamın bir nedeni vardı.. Üstesinden gelinemeyecek şeyler değil bunlar. Düşlere dalan kişi kimi kez bir kuyuya düşebilir, ama derler ki sonradan o kuyudan çıkmasını da bilir. Öte yandan, dalgın adamın da, bir tür denge öğesi olarak; aklının dupduru olduğu dönemler vardır. Kimi kez, olduğu gibi olması için geçerli nedenlere sahip bir kişidir ama bu nedenler başlangıçta herkesçe anlaşılmaz her zaman, ya da ilgilenilmediği için bilincine varılmadan unutulur. Fırtınalı bir denizin ortasındaymış gibi, uzun süre şuraya buraya atılıp savrulmuş bir kişi, er ya da geç ulaşmak istediği yere varır; beş para etmez, hiçbir işte tutunamaz, hiçbir işlev yüklenemez gibi görünen bir insan, sonunda yapabileceği işi bulur, etkin olabileceğini, başlangıçta göründüğünden çok daha değişik olduğunu gösterir.. Öyle, gelişigüzel yazıyorum şimdi, kalemime ne gelirse.. Beni, yalnızca boşta gezen bir serseri olarak görmeyebilirsen çok sevinirim.

Çünkü, iki tür serseri var ve bunlar birbirinin tam karşıtı.. Adam vardır; tembellikten, karaktersizlikten, tabiatının alçaklığından dolayı serseridir; istersen beni o türden say.

Bir de öteki tür serseri vardır ki kendi kendine rağmen boşta gezmektedir; etkin olabilmek için büyük bir özlemle yanan ama hiçbir şey yapamayan.. Çünkü bir şeyler yapması olanaksızdır, bir kafese hapsedilmiş gibidir, çünkü verimli olabilmek için gereksindiği şeylere sahip değildir, çünkü yazgının çizdiği olaylar dizisi onu o kafese tıkmıştır; böyle bir adam ne yapacağını bilmeyebilir ama içgüdüleriyle hisseder; ne olursa olsun, bir işe yarayabilirim, yaşamımın bir amacı olacak sonunda, çok daha başka türlü bir insan olabileceğimi biliyorum! Öyleyse nasıl yararlı olabilirim, nasıl hizmet edebilirim? İçimde bir şey var, nedir o?

Böylesi çok değişik yapıda bir serseridir; istersen beni bu türden say.

Kafese kapatılmış bir kuş, bahar geldi mi, yapacağı bir şey olduğunu çok iyi bilir, ama yapabilecek durumda değildir. Nedir bu? Pek iyi de anımsayamaz. Belli belirsiz bir şeyler gelir gözünün önüne ve kendi kendine der ki, ‘’Öteki kuşlar dallarda yuva kuruyorlar, yumurtluyorlar, yavrularını yetiştiriyorlar.’’ Ve başını kafesin çubuklarına vurur da vurur. Oysa kafes olduğu yerde kalır ve kuş, acıdan deliye döner.

Oralarda uçan bir başka kuş, ‘’Şu tembel hayvana da bak,’’ der yolunda giderken, ‘’keyfi yerinde görünüyor.’’ Evet, hapiste olan yaşar, ölmez, içinde olup bitenleri ise dışarıdan kimse görmez; sağlığı yerindedir, güneş açtığında az çok neşelidir.. Derken kuşların göç vakti gelir, yeniden melankoliye düşer. ‘’Ama istediği her şey elinin altında,’’ der ona kafeste bakan çocuklar.. Oysa o, çubukların arasından bulutlu gökyüzüne bakmakta, patlamaya hazırlanan fırtınayı görmekte, içinden yazgısına isyan etmektedir. ‘’Kafesteyim, kafeslenmişim, bir de hiçbir gereksinmem olmadığını söylüyorsunuz aptallar! Her istediğime sahibim, öyle mi? Ah! Yalvarıyorum size, özgürlüğümü bağışlayın, bırakın ben de öteki kuşlar gibi olayım!’’

Kimi boşta gezen kişiler bu serseri kuşa benzerler.

İnsanlar çoğu kez ellerinde olmayan nedenlerden dolayı hiçbir şey yapamama durumunda kalırlar. Kim bilir hangi korkunç, korkunç, çok korkunç kafesin içine hapsolmuşlardır. Kurtuluş da var bir yerlerde, biliyorum, geç kalmış bir kurtuluş. Haklı ya da haksız yere yok edilmiş bir iyi ad, yoksulluk, yazgının oyunları, felaketler… İnsanları hapseden şeyler bunlar işte.

İnsanı kendi içinde kapalı tutan, çevresine aşılmaz duvarlar ören, hatta sanki toprağa gömen şey nedir, her zaman bilemeyebilir, ama gene de birtakım parmaklıkların, kapalı kapıların, duvarların varlığını hissederiz. Bütün bunlar hayali mi, kafamda uydurduğum fanteziler mi? Sanmıyorum. Sonra soruyorsun kendi kendine: ‘’Tanrım! Daha çok sürecek mi bu? Hep mi böyle sürüp gidecek? Sonsuzluğa dek mi?’’ Kişiyi bu esaretten çekip kurtaran nedir bilir misin? Çok derin ve ciddi sevgi. Dost olmak, kardeş olmak, sevmek.. En üstün erk ile, sanki sihirli bir güçle hapishanenin kapısını açan bu işte.. Bu olmadı mı insan ömür boyu hapiste yaşıyor..

Duygu birliğinin yeniden doğduğu yerde yaşam yeniden başlar.

Hapishaneye, ön yargı, yanlış anlaşılma, şu ya da bu şey konusunda ölümcül bilgisizlik, güvensizlik, yalancı utanç adları da verilebilir.

Neyse, başka konulara geçmek gerekirse, ben dünyada alçalmışsam, sen tersine yükseldin. Ben sevgileri kendimden uzaklaştırdımsa, sen, tersine, yeni yeni sevgiler kazandın. Bu beni hep mutlu kılıyor, tüm içtenliğimle söylüyorum, her zaman da mutlu edecek. Pek ciddi bir insan olmasaydın, ya da derinliği olmayan bir kişi, bu başarılarının süremeyeceğinden korkardım. Ama hem çok ciddi hem de çok derin olduğunu bildiğimden, süreceğine inanıyorum. Gene de, beni en kötü cinsten bir serseri olarak görmemen mümkün olsaydı çok sevinirdim.

Senin için herhangi bir zamanda, herhangi bir şey yapabilirsem, herhangi bir yararım dokunabilirse, her an hizmetine hazır olduğumu bil.

Senin bana gönderdiğini ben nasıl kabul ettimse, sen de ilerde, sana yararımın dokunabileceği bir durum olursa eğer, yardım istemelisin; böyle bir şey beni çok mutlu eder ve senin bana hala güvendiğinin bir kanıtı olur. Birbirimizden epeyce uzaktayız, bazı konularda birbirimizden farklı görüşlerimiz var belki, gene de bir gün, bir saat gelir, birbirimize bir hizmette bulunabilme olanağı doğabilir.

Şimdilik, bana gönderdiğin yardım için bir kez daha teşekkür ederek, ellerini sıkarım.

Er ya da geç bana yazmak istersen eğer adresim şu: Ch. Decrucq eliyle, Rue dur Pavillon 3, Cuesmes, Mons. Senden bir mektubun bana çok iyi geleceğini de bil.

Her zaman senin,                                                                                                         Vincent                                                                                                                            







  





   

19 Nisan 2012 Perşembe

Theo'ya Mektuplar / Cuesmes, Belçika, Temmuz 1880 - 3



Dolayısıyla, şimdilerde, diyelim ki Rembrandt’ı, Millet ya da Delacroix’yı, ya da her kimseyse işte, eskisinden daha az coşkuyla sevdiğime inanmakta direnirsen yanılmış olursun; çünkü gerçek tam tersi… Ama, anlasana işte, sevilecek, inanılacak pek çok şey var. Shakespeare’de, Rembrandt’tan, Michelet’de Corregio’dan, Victor Hugo’da Delacroix’dan bir şeyler bulmak olası. Ayrıca İncil’de Rembrandt’tan bir şeyler, ya da Rembrandt’da İncil’den bir şeyler var, nasıl istersen artık? İkisi de aynı kapıya çıkıyor- insan olayı doğru anladığı, yanlış yorumlar yapmadığı, kıyaslamaların eşitleme anlamına gelmediğini bildiği sürece –ki bu, özgün kişiliklerin erdemlerini azaltmak demek değildir- elbette… Bunyan’da da Maris ya  da Millet’den bir şeyler var, Beecher Stowe’da Ary Scheffer’in izleri…

Eğer bir adamı, resimleri inceden inceye incelediği için bağışlayabiliyorsan, kitap sevgisinin de Rembrandt’ı sevmek kadar kutsal olduğunu kabul etmek zorundasın; hatta ikisinin birbirini tamamladığı kanısındayım ben.

Hani Fabritius’un bir erkek portresi vardı, bir gün birlikte yürürken Harleem Müzesi’nde görmüş, uzun süre bakmıştık, çok seviyorum onu. Ama Dickens’in A Tale of Two Cities (İki Kentin Öyküsü)’indeki Sidney Carton’u da seviyorum; başka kitaplardan da, az ya da çok benzerlikleriyle insanı şaşırtan, çarpıcı örnekler verebilirim sana. Shakespeare’in Kral Lear’indeki kişilerden biri olan Kent de bence en az Th. de Keyser’in herhangi bir figürü kadar soylu ve üstün nitelikli –tabii, Kent ve Kral Lear çok daha eski bir dönemde yaşamışlar o başka. Neyse, fazla uzatmayalım, Shakespeare harika bir adam! Kim onun kadar esrarlı olabilmiş? Dili, üslubu, gerçekten de bir ressamın ateşle, duyguyla titreyen fırçasıyla kıyaslanabilir. İnsan okumasını öğrenmek zorunda, tıpkı görmeyi, yaşamayı öğrenmek zorunda olduğu gibi…

Kısaca, herhangi bir şeyi inkâr ettiğimi sanmamalısın; sadakatsizliğimin içinde bile oldukça sadığım ve değişmişsem bile aynıyım. Tek kaygım var artık: Nasıl yararlı olabilirim dünyaya? Bir amaca hizmet etmem, iyi bir şeyler yapmam olası mı? Daha çok öğrenmenin, kimi konuları daha derinden incelemenin yollarını nasıl bulabilirim? Görüyorsun, hiç durmadan kafamı meşgul eden bu. Derken kendimi yoksulluk yüzünden dört yandan kuşatılmış hissediyorum, ulaşamayacağım kadar uzakta olan belirli işlerin belirli gerekli şeylerin dışına itildiğimi duyuyorum. Melankoliden kurtulamamamın nedenlerinden biri bu işte; sonra, dostluğun, güçlü, ciddi sevgilerin olabileceği yerde bir boşluk buluyor insan içinde, moral enerjisini kemiren bir düş kırıklığı duyuyor; sanki yazgı, sevecenlik içgüdülerine karşı bir barikat kurmuş, içimde bir iğrenme seli yükselip beni boğacak gibi oluyor. Ve haykırıyorsun: ‘’ Daha ne kadar sürecek bu Tanrım!’’

Peki, başka ne diyeyim? İçimizden geçen düşünceler dışarıdan görünüyor mu ki? İnsanın ruhunda koca bir ateş yanıyor olabilir, ama hiçbir zaman kendi kendisini ısıtamaz onunla; gelip geçenlerse yalnızca bacadan çıkan cılız dumanı görürler ve yollarına devam ederler. Şimdi bak, yapılması gereken şu: İçindeki o ateşi körüklemeli kişi, kendi kendine yeterli olmalı, büyük bir sabırsızlıkla, ama gene de sabırla birinin gelip o ateşin yanına oturacağı –belki de hep orada kalmak üzere- saati beklemeli. Tanrı’ya inanan kişi, önünde sonunda, er geç gelecek olan o saati beklemesini bilmeli.

Şimdilik, görünüşe göre, her işim kötüye gidiyor, bu durum epeydir sürüyor üstelik, gelecekte de bir süre aynı olacağa benzer; ama her şeyin düzeleceği bir vakit de gelebilir. Bu ille de olacak demiyorum, belki de hiçbir zaman olmayacak. Ama iyiye doğru bir gelişme olursa, bunu bir kazanç sayar, rahatlarım ve derim ki: Nihayet! Görüyorsun ya, bir şeyler varmış! Sen de diyeceksin ki belki: ‘’ Çekilmez bir adamsın, din konusunda akla uzak düşüncelerin, çocuksu vicdani kuşkuların var.’’ Düşüncelerim akla uzak ya da çocuksuysa, onlardan kurtulmayı umuyorum, daha iyisini istediğim yok. Bu konuda ne düşündüğüme değgin bir ufak ışık sana: Souvestre’in Philosophe sous les Toits (Damlar Altındaki Filozof)unda bulacaksın bunu. Halktan bir adamın, zavallı, basit bir işçinin kendisini kendi ülkesinde nasıl gördüğünü… ‘’Belki de kendi ülkenizin ne olduğunu hiç düşünmediniz,’’ dedi adam elini omzuma koyarak; ‘’çevrenizi saran her şeydir; sizleri yetiştirmiş, beslemiş olan, sevmiş olduğunuz her şey –gördüğünüz şu tarlalar, şu evler, şu ağaçlar, gülerek yanınızdan geçip giden şu kızlar, ülkeniz bunlar işte. Sizi koruyan yasalar, emeğiniz karşılığında kazandığınız ekmek, söylediğiniz sözler, halkımızdan ve arasında yaşadığınız şeylerden size gelen sevinç ve acı, ülkeniz bu işte! Bir vakitler annenizi gördüğünüz küçücük oda, onun size bıraktığı anılar, artık altında dinlendiği toprak, ülkeniz bu işte. Onu her yerde görüyor, havasını soluyorsunuz! Haklarınızın ve görevlerinizin, sevgilerinizin ve gereksinimlerinizin, anılarınızın ve şükranlarınızın bir hesabını yapın, hepsini aynı ad altında toplayın, o ad vatanınızın adıdır.’’

Aynı şekilde, insanlarda ve yaptıkları işlerde gerçekten iyi ve güzel olan, içsel ahlak taşıyan, tinsel ve harikulade güzellikte ne varsa Tanrı’dan geldiğine inanıyorum öte yandan, insanlarda ve yaptıkları işlerde kötü ve yanlış olan şeyler Tanrı’dan değil bence, Tanrı hiçbirini onaylamıyor.

Bir de, her zaman düşünmüşümdür ki, Tanrı’yı tanımanın en iyi yolu pek çok sevmektir. Bir dostu sev, karını sev, bir şeyi, canın ne istiyorsa onu sev, bildiğinden daha fazlasını bilmenin doğru yoluna girmişsin demektir. Ben böyle diyorum. Ancak, ulu, ciddi, mahrem bir duygu birliğiyle sevmeli kişi, tüm gücü ve aklıyla sevmeli, daha derinden, daha iyi, daha çok öğrenmeye çalışmalı. Böylesi bir yol Tanrı’ya götürür, sarsılmaz imana götürür.

Bir örnek vereyim sana: Biri Rembrandt’ı seviyor diyelim, ama ciddi seviyor, o kişi Tanrı’nın var olduğunu bilir ve derinden inanır. Biri Fransız Devrimi’nin tarihini inceliyor diyelim, o kişi imansız olamaz, en büyük şeylerin gerisinde de tanrısal bir erkin kendini gösterdiğini anlar.

Belki de adamın biri, kısa bir süre içinde elemler üniversitesinde ücretsiz dersler izlemiş, bu arada gözleriyle gördüğü, kulaklarıyla işittiği şeylere iyi dikkat etmiş ve bunlar üzerinde düşünmüş; o da sonunda imana varacaktır, belki de anlatamayacağı kadar çok şey öğrenmiş olacaktır. Büyük sanatçıların, gerçek ustaların, başyapıtlarında bize söylemek istediklerinin gerçek anlamını kavramaya çalışmak da insanı Tanrı’ya götürür. Biri kitabında yazmış ya da söylemiş diyeceğini, öteki ise yaptığı resimde. Sonra, sırf İncil’i oku, o zaman düşünürsün işte, çok düşünürsün, her zaman düşünürsün… İyi ya, çok düşün, her zaman düşün, o zaman sen bilincine bile varmadan düşüncelerin olağan düzeyin üstüne çıkar. Okumasını biliyoruz ya, okuyalım öyleyse!



Devam edecek…         


13 Nisan 2012 Cuma

Theo'ya Mektuplar / Cuesmes, Belçika, Temmuz 1880 - 2


İncelenmesi en gerekli konulardan biri de tıp; az da olsa bu konuda bir şeyler bilmeyen, öğrenmeye çalışmayan hiç kimse yoktur. Oysa ben, görüyorsun bu alanda bir kelime bile bilmiyorum. Bütün bunlar insanı sarıyor, kafasını kurcalıyor, üstünde uzun uzadıya düşünecek, düşler kuracak malzeme sağlıyor. Beş yıldan fazladır, ne kadar süre olduğunu tam bilmiyorum, işsiz güçsüz sayılırım, oradan oraya dolaşıp duruyorum. Sense diyorsun ki: Belirli bir zamandan beri hep yokuş aşağı gittin, iyice bozuldun, hiçbir şey yapmadın. Tümüyle doğru mu bu?

Kimi kez kuru ekmeğimi kendim kazandım, kimi kez de bir dost, yüreğinin iyiliğinden, bir dilim ekmeği bana verdi, burası doğru. Elimden nasıl geliyorsa öyle yaşadım, iyi kötü, gelişigüzel; birçok kişinin güvenini yitirdim, doğru; parasal durumum acınacak gibi doğru; geleceğim çok karanlık görünüyor, doğru; işlerimi daha iyi yürütebilirdim, doğru; sırf ekmek parası kazanacağım diye çok vakit kaybettim, doğru; çalışmalarım, incelemelerim de kötü, hatta umutsuz durumda şu sıra, doğru; gereksinimlerim sahip olduklarımı çok aşıyor, evet. Ama buna yokuş aşağı inmek mi denir, hiçbir şey yapmamak mı denir? Belki diyeceksin ki: Neden herkesin senden istediğini yapmadın, neden üniversiteye devam etmedin? Buna vereceğim tek yanıt şu: Masraflar çok ağırdı, üstelik o dediğin gelecek, şimdi izlediğim yoldakinden daha iyi değildi.

Şimdi tutturduğum yolu sonuna dek sürdürmek zorundayım; okumazsam, kendi bildiğim gibi çalışmazsam, hiçbir şey yapmazsam, aramaktan vazgeçersem, işte o zaman yok olurum. En acı yazgı olur benimki.

Şimdi, benim görüşüm şöyle: Yılmadan devam etmek, devam etmek, gerekli olan bu. Bu kez soracaksın: Kesin hedefin ne? Hedefim gittikçe kesinleşecek, ağır ağır ama emin bir biçimde ortaya çıkacak – tıpkı kaba eskizin azar azar, üstünde ciddiyetle çalışarak, başlangıçta belli belirsiz olan fikrin üstünde uzun uzadıya düşünülerek, uçan, kaçacak gibi olan esini yakalayarak, resme dönüştürülmesi gibi, sonsuzluğa dek aynı kalacak hale getirilmesi gibi… Vaizlerin de aynı sanatçılar gibi olduklarını söylemeliyim sana. Bir yanda eski akademik ekol var, çoğu kez tiksindirici, zorba, her türlü iğrençliğin bir araya geldiği bir yer; her türlü ön yargıyı, köhne toplum değerlerini çelikten bir zırh gibi üstlerine geçirmiş adamlar. Bu adamlar işin başında oldular mı mevkileri de ona göre dağıtıyorlar, geliştirdikleri bürokratik bir sistem sayesinde kendi gözdelerine iyi yerler vermek, başkalarını dışarıda tutmak hesabına düşüyorlar. Bunların Tanrı’ları Shakespeare’nin sarhoş Falstaff’ının Tanrısı gibi, ‘’ le dedans d’une eglise’’;* bu sözde vaiz beylerin dinsel ve dinsel konulardaki tutumu, inanılacak gibi değil belki ama o sarhoş herifinkinden farksız (bunu kendilerine söylesen şaşırabilirler, herhangi bir insani duyguya sahipseler tabii). Belli olan şu ki, bu konulardaki körlüklerinin günün birinde açık görüşlülüğe dönüşebilme tehlikesi hiç yok.

Durum böyle olunca, onlarla aynı görüşte olmayan, tüm yüreği, tüm ruhuyla, toparlayabildiği tüm kızgınlıkla karşı çıkan kişinin işlerinin kötü gitmesi olağan. Kendi payıma, bunlar gibi olmayan akademiklere saygı duyuyorum. Ancak, saygın olanlar, ilk anda inanamayacağın kadar ender. Şimdi işsiz olmamın, yıllardır bana iş verilmemesinin nedeni, kendileri gibi düşünenlere iş vermeyi yeğ tutan o beylerden daha başka düşüncelere sahip olmam sadece. Söz konusu olan yalnızca giyim kuşamım konusunda ileri sürdükleri ikiyüzlü sakıncalar değil, inan bana çok daha ciddi bir sorun var işin içinde.

Bütün bunları neden sana anlatıyorum ki? Yakınmak için değil, belki de az çok yanlışlıklar yaptığım olaylar için bir bahane uydurmak amacıyla değil, sırf sana cevap vereyim diye. Geçen yıl beni görmeye geldiğinde, ‘’ La Sorciere’’ (Büyücü Kadın) adını verdikleri ıssız çukurun oralarda yürüyüş yaptığımızda, bana bir vakitler Ryswyk değirmeninin ve kanalın orada da birlikte yürüdüğümüzü hatırlatmış, ‘’o vakitler birçok konuda aynı görüşteydik’’ demiştin. Sonra da eklemiştin ama: ‘’O günden bu güne öylesine değişmişsin ki, aynı insan değilsin artık.’’ Tümüyle doğru değil bu. Değişen şu ki, o zamanlar yaşamım bunca güç değildi, geleceğim daha az karanlıktı; içim, içimdekiler, bakış ve görüş açım, düşünce tarzım hiç mi hiç değişmedi. Herhangi bir değişme olmuşsa, o da şudur: eskiden düşündüklerime, inandıklarıma, şimdi daha çok inanıyorum, eskiden sevdiklerimi şimdi daha çok seviyorum.

*’'Bir kilisenin içinde’’.

Devam edecek…

9 Nisan 2012 Pazartesi

Theo'ya Mektuplar / Cuesmes, Belçika, Temmuz 1880 - 1


                                                                                     


                                                                                            Cuesmes, Belçika, Temmuz 1880
Sevgili Theo,

Uzun süre, birçok nedenden dolayı yazamadıktan sonra, bu kez biraz isteksizce yazıyorum sana.

Bir dereceye kadar, bir yabancı gibi oldun bana, ben de sana –belki de sandığından çok daha fazla. Böyle devam etmemek ikimiz için de daha iyi olur belki. Eğer zorunlu olmasaydım, sen beni bu zorunluluk karşısında bırakmasaydın, bu mektubu bile yazmazdım ola ki. Benim için elli frank gönderdiğini öğrendim Etten’de; çarnaçar kabul ettim. İstemeyerek elbette, içimde melankolik bir duyguyla elbette, ama başka ne yapabilirdim – bir çıkmaz sokakta, dümdüz bir duvarın önünde gibiyim, başım da dertte. Kısaca, sana teşekkür etmek için yazıyorum bu mektubu.

Borinag’a döndüğümü biliyorsundur belki. Babam Etten civarında bir yerde kalmamı yeğliyordu; kabul etmedim ve sanıyorum ki herkes için en iyi olanı yaptım böylece.

Nasıl oldu bilmiyorum ama elimde olmadan, ailenin baş edilmez, kuşku uyandırıcı bir kişisi durumuna geldim, en azından güvenilemeyecek biri. Bu halde kime ne yararım dokunabilir?

Her şeyden çok bu nedenle, yapabileceğim en iyi, en akla yakın şey bir yerlere gitmek, uygun bir uzaklıkta bulunmak hepinizden, böylece varlığımı unutabilirsiniz.

Tüylerini dökme –tüy değiştirme- vakti kuşlar için neyse, biz insanlar için de düşkünlük ve mutsuzluk dönemleri aynı zor zamanlar. Böylesi bir tüy dökme döneminde ömrü billâh kalabilir kişi, ya da atlatır, yenilenmiş olarak yaşama döner. Ama ne olursa olsun, başkalarının gözü önünde yapılamaz bu, çünkü hiç de eğlenceli bir şey değil… Öyleyse saklanmaktan başka çare yok. İyi ya, öyle olsun.

Şimdi; bütün bir ailenin –hele de her türlü ön yargıdan ve onurlu olduğu kadar modaya uygun erdemlerden tümüyle uzak olmayan bir ailenin- güvenini yeniden kazanmak her ne kadar zor, nerdeyse imkânsızsa da, gene de tümüyle umutsuzluğa kapılmış değilim. Zamanla, yavaş yavaş, ama sonunda mutlaka, aileden bazılarıyla yeniden candan bağlar kurabileceğime inanıyorum.

Her şeyden önce, söz konusu ‘’içten bağlar’’ın –daha fazlasını istemeye çekiniyorum- babamla aramda yeniden kurulmasını diliyorum, senimle ikimiz arasında kurulmasını ise en az aynı ölçüde umuyorum.

Böylesi bir entente cordiale karşılıklı yanlış anlamalardan çok daha yeğdir. Şimdi, birtakım soyut konulardan söz açarak içini sıkmak zorundayım. Sabırla dinleyeceğini umuyorum. Tutkulu, coşkulu, duygularına çabuk kapılan bir insanım ben. Ufak tefek, ya da büyük delilikler, saçmalıklar yapabilecek bir tabiatım var; yaptıklarımdan az ya da çok pişman oluyorum daha sonra. Kimi kez, sabırla beklemek daha yerinde olacakken, aklıma geleni anında yapıyor ya da söylüyorum. Başkaları da aynı yanlışlıkları yaparlar kimi kez sanıyorum. Hal böyleyken, yapılacak ne var? Kendimi, tehlikeli, hiçbir işe yaramaz biri gibi mi görmem gerekir? Sanmıyorum. Sorun şu: Söz konusu aşırı coşkuları, duygusallığı iyi bir şeyler uğruna kullanabilmek için her yolu denemek. Örnekse, coşkularımdan biri: Kitaba karşı hemen hemen karşı konulmaz bir tutkum var; hiç durmadan okumak, öğrenmek, kendi kendimi yetiştirmek peynir ekmek kadar kesin bir gereksinme benim için. Eminim, sen anlayabilirsin bunu. Bir başka çevre içinde bulunduğumda, resimler ve sanat yapıtları arasında olduğumda yani, biliyorsun onlara karşı şiddetli bir tutkum vardı, coşkuların en yüksek doruğuna ulaşırdım. Ve buna pişman değilim. Şimdi, o ülkeden çok uzaktayken bile, resimler diyarının özlemini çekiyorum sık sık.

Belki de hatırlarsın, eskiden bilirdim (hala da biliyorum ola ki) Rembrandt’ın kim olduğunu –Millet’in, Jules Dupre’nin, Delacroix’nin, Millais ya da M. Maris’in kim olduklarını da… Eh, şimdi o çevrenin içinde değilim artık- ama o ruh denilen şey var ya, o hiçbir zaman ölmez, hep yaşar, hep ve her zaman ve sonsuza dek arayışını sürdürür derler. Ben de, o dediğim özleme, sıla hasretine baş eğeceğime, dedim ki kendi kendime: ‘’O ülke, ya da anavatan, her yerdedir. Böylece, kendimi umutsuzluğa bırakacağıma, bir başka türlü söylemek gerekirse, umudu uyanık tutan, yükselmeyi amaçlayan, hep arayan melankoliyi, uyuşukluk ve acı içinde insanı umutsuzluğa sürükleyen melankoliye yeğledim. Bu nedenle elime geçirebildiğim tüm kitapları –İncil gibi, Michelet’nin ‘Fransız Devrimi’ gibi, sonra geçen kış Shakespeare, birkaç Victor Hugo ve Dickens, Beecher Stowe, Aeschylus ve onun kadar klasik olmayan birkaç kişi daha, ve büyük birkaç ‘küçük usta’nın yapıtları- olanca ciddiyetimle okudum, inceledim. ‘Küçük usta’ olarak nitelediklerim arasında Fabritius ve Bide gibi kişiler var, çok iyi bilirsin.

Şimdi, bütün bunlara dalmış olan bir kişi, kimi kez ‘choquant’ olur, yani, başkalarına aşırı şaşırtıcı ve ters gelebilir; arada bir bilmeden, istemeden, kimi örf ve adetlere, toplum kural ve alışkanlıklarına karşı suç işler.

Oysa bunlara kötü gözle bakmak ne yazık, ne yanlış… Örnekse, sen de biliyorsun ki genellikle giyim kuşamıma, dış görünüşüme pek dikkat etmem, kabul ediyorum, bunun kimilerini şoke ettiğini de kabul ediyorum. Ama bak şimdi, yoksulluğun, mahrumiyetin de payı var bunda; sonra derin bir düş ve cesaret kırıklığının oynadığı rol de var… Kimi kez, o sırada kafanızı kurcalayan bir konuyu daha incelemek için gerekli yalnızlığı sağlamaya yarıyor bu.

Theo'ya Mektuplar - YKY - Çeviri: Pınar Kür
Devam edecek....

31 Mart 2012 Cumartesi

Sentetik Beyefendi



Hızla önünden geçiyor tüm cüssesi, büyük takırtılarıyla bir çöp kamyonu, uzun sentetik beyefendinin.
Az önce Arnavut lokantasından çıkmıştı; hafif sağ yanına yatarak kurulduğu pufta, kibarca okuduğu gazetesini bıraktıktan, yaşlı patronların bulunduğu masayla kısacık şakalaştıktan sonra. Tek tek aşçı, aşçı yamağı, garsona isimleri ve unvanlarıyla ‘ iyi akşamlar ‘ dileyerek, buz gibi yağmurun yağdığı caddeye çıkmıştı. Üzerinde gri, sentetik bir palto vardı. Sol eliyle zarifçe açtığı siyah şemsiyesini kapatarak, sarı bir taksiye binerek uzaklaştı.

 apriori 

28 Mart 2012 Çarşamba

Vincent




Büyük Japon yönetmen Akira Kurosawa kısa filmlerinden oluşan Dreams’de Vincent’a Japonca saygı duruşunu eksik etmemiş. Bir sadık gibi genç ressam kahramanı, soluk soluğa koşturuyor modernlerin en büyüğünün ruhunun içinde.
Her şeyin yüzeyde seyri sefer eylediği fiber optik sürat, surat, suret… Oysa Vincent’ın ruhsal belgelerinin tam karşısında, tam bir sessizlik içinde kurulacağımız bir izleyici koltuğu, onun boş sandalyesi gibi bir sandalye gerekir. O sandalye ebedi olarak giderilemeyecek bir susuzluk gibi… İşte bu yüzden oturmak gerekir ya, bir Fatiha gibi… ‘’ Baştan çıkaran bu koltuğun boşluğu seninle dolacak, bu boşluk senindi hep ‘’ der. Bekleyen ve bekleneni birleyen ki, zaman-karar sorunudur sadece aradaki edebiyat, ebedi güzellemedir. İçeriyi ve dışarıyı bir yanılsamaya dönüştürür Vincent, kendi personasını çıplak eden, BEN, BİZ, HEPİMİZ aksını devindirip, bu davete icabetimizi ister.

…’’ Yaralanmışsınız…’’. ‘’ Kendi portremi çalışıyordum, kulağım istediğim gibi olmadı, ben de kesip, attım’’ diye yanıtlar, genç Japon ressamı keskin bir jestle. Ressam ve resim ortadan kalkmıştır. Beden ruhun sanat aracıdır, kaleme yemin olsun kalem gibi, palet, boya ne ise, o işte. Acının sanal mekânını ortadan kaldırır bir kez daha. Tuvalde ya da bu boyutta acı hep aynı kalır.
Fırtınanın gözü olur Vincent, içine girmez, o olur, fırtınayı çalışır. Geçiş gerçekleşince, bir lokomotife dönüşür, ateşçisi kan ter içinde, demirini yoran bir lokomotife. Bir fabrika olmak, aklının ucundan geçmez… O hala, araçların insan ruhunun cismani yansımaları olduğu bir çağın adamıdır.

Düşünüyorum da Picasso’yu ve Gauguin’i hiç sevemedim. Bu şık beylerden hep uzak durmayı seçtim. Kişisel tarihleri, yıllar içinde üzerlerinde oluşan hikâye kabuklarının ötesinde, ruhsal-teknik bir ayrıştırma benimkisi. Tuvale yansıyan suretleriyle ünsiyetim yok.
Vincent bir köstebek gibi hep aç; bedeni göz olmuş, öğretici sosyal-kültürel gözünü sonsuza dek kaybetmiş…

Vincent ve Gauguin ikilemi Batı’da çeşitli entelektüel, tefekkür disiplinlerinde onlarca benzerini görebileceğimiz bir çatışma öyküsüdür. Batı’da Mevlana-Şems, Sokrates-Platon( henüz ortada Batı diye siyasi, düşünsel bir ayrım yoktur ) benzeri bir ateşleyici-tetikleyici düşünce haresi, tam bir ruhsal iletişim sıçraması göremezsiniz. Doğu ile ruhsal teması olmuş kim varsa bu cenahta, başı da belaya girmiştir. Doğu düşünce dünyasının şu kadim sözü onlar içindir; ‘’ gurbette olan başka bir diyarda olan değildir, kimsesiz olandır gurbetteki ‘’.

Kısaca anlaşılır bir durumdur Vincent’ın konumlanışı. Sanat olanla, salt yeteneği çarpıştıran bir dönemin şifrelerini verirler. Sanat elbette yeteneği içerir ama yeteneğin öznesi, tefekkür-temaşa yoksunuysa zanaatkârdır.

Gauguin binlerce kilometre ötede olsa da yerleşik, Vincent ise, Lahey’de, Londra’da, Paris’te, Dordrecht’te, Amsterdam’da, Arles’te gurbettedir. Hiçbir vakit temas edemeyeceği, yüzeyde ‘’sanat-antropolojik ‘’ izlenim edinmek dışında, bir cinnete dönüşmeden nüfuz edilemez primitif bir kültürün yansımasını taşır durur Avrupa’ya Gauguin. Vincent ise, ne denli çatışmalı da olsa, kadim bir izleğin takipçisidir. Şeylere temas eden, onları temaşa eden bir akrabalar grubunun üyelerindendir. Theo’ya mektuplarında personası üzerindeki kabukları adım adım nasıl soyup attığını görürüz. Bakmayı bilmekten bahseder, kişi bakmayı bilirse… Der. Bilmek; nicelik, nitelikçe gerçekten bilmek… Neredeyse fırtına olmak, ayaklarının ağırlaştığını, bir ağaç gibi toprağı yarıp, kök saldığını hissetmek… İşte o zaman Vincent da bizim gibi ‘’ kendine bir sandalye çek ‘’ diyecektir. Şimdi konuşabiliriz…

Vincent, uzay- zamanı tozlaştırır, yol-yolcu aralığını kapatır; her türden yüzüyle doğa salt Tahiti’de, Markiz Adaları’nda değildir, Arles’tedir, şıvgın verecek yumru dallarındadır hemen gözünün önündeki bahçenin.

 Cemil Atik  

17 Mart 2012 Cumartesi

Pan



Karanlığın şafağında, ilk ışıklardan doğmuş yetim bir çocuğum ben, kendi kendini büyütmüş. Sarmaşıklara gizli, şakacı çırpınışlarım; Güneş kadar neşeli, orman kadar kendinde.
Ben, Pan’ın oğlu, neşeme de, hüznüme de diyecek yok.

Sağ elimi üzerinde bir tülü aralar gibi gezdirdiğim, ayın üşüttüğü tatlı sular… Sayısız kez aksimi aradığım nehirler, göller…

Kendimden başka ayna yok bana, suretim Ben’im.

Her döllenmede parmağım var, her oynaşmada ve her sevide! Kızılcıklar kabuğa yüklendiğinde uyanırım, çoklarınız bilmez, yavaşça. Sıradanlığın acısını duyuran dualarınızla sokulurum çocuk yüreklerinize, üşümek kadar yürekli, sarmak kadar sevgi dolu… Özgürlüğü bırakırım avuçlarına, en gizli gözyaşı kahramanlarının. Aşk…
Yağmur çayırlarının ay ışığı, çiğ tanesinin gözü, yaban… Tek dem ortağım acıya, ayrılık beni bile yaralar ve kuzu postunda karanlık…

Gece çöküyor üstüme, yatırıyor karanlığa, göz oluyorum.
Şimdi söylenenleri dinleme zamanı.





16 Mart 2012 Cuma

Gezgin



Kaç ülke gezdin, kaç derin vadi, kaç çöl geçtin ne anlamı var sayıya vurunca; ta ki, içindeki uzaklara niyetin, iştiyakın olduğunda, kalbinin en derin vadilerine, en ıssız çöllerine ayak bastığında gerçek bir gezginsin sen.


İşte şimdi, dünyanın tüm tan kızıllıkları vuruyor içine, tüm nehirleri akıyor içinden, tüm kuşları şakıyor, kalbinde.


9 Mart 2012 Cuma

Mücrim


Bu dostluk daha kemalata erişmedi; şimdi o kadar hızlı, bir mermi kadar hızla uzaklaştı birbirinden, sevginin, muhabbetin sıcak güneşinden. Uzağa düştü yörüngesinin en uzak noktasında.
Başında yanıltıcı yazları, günlerin son güneşi… İçinde donmuş toprağı, her biri küçük hançerlere benzer buzları var.

Sanki yakalanmış yabancı çekimlerle, kendi samanyolunu arıyor, binlerce yıldır böyle boyun bükmüş, kendi utaritini arıyor.

Kulak verebilseydin, iniltisini duyabilirdin yalnızlığının, bu acı tevekkülün dualarını… Gizli, suskun tek damla gözyaşı mücrimin, uykusuz bırakır tüm dünyayı.

Gelip çarpsa kayan bir yıldız gibi, çıkarsa yoldan, neşeye katsa, daha donmadan.

Yol yol olmuş acının vadileri ve nehirleri var, sessiz rüzgârları, boğulmuş dağlarının cüsseleri; bekliyor yürüyecek, su verecek diye, kayaları toprak toprak, sıcak mı sıcak…

Tüm Üşüyenlere...




Beyaz çelikten örülmüş bir tül gibi atıldı soğuk; her köşeye, bucağa sızdı, bir küf gibi bu kadarı… Canı dondurur, dondururken çürütür böylesi.

Geçmiş Tüm Eylüller...

1 Mart 2012 Perşembe

Son Uyarı


               Doğa, ihtiyaçlarımızı karşılayacaktır ama asla hırsımıza cevap vermeyecektir.
                                                                                                                 Kanada Yerli Sözü

28 Şubat 2012 Salı

Ölümsüz Sanat ya da Sanatın Sonu





Donald Kuspit
Sanatın Sonu

Sanat eleştirmeni ve New York Devlet Üniversitesi’nde sanat tarihi ve felsefe profesörü. Aynı üniversitenin tıp merkezinde psikiyatri dersleri de vermiştir. 1997 yılında Ulusal Sanat ve Tasarım Okulları Birliği’nden görsel sanatlara önemli katkılarından dolayı Yaşamboyu Başarı Ödülü almıştır. Yazara ayrıca 1983’te de Üniversite Sanat Birliği tarafından sanat eleştirmenliğindeki başarısından dolayı prestijli Frank Jewett Mather Ödülü verilmiştir. Kuspit, Art Criticism dergisinin editörüdür. Artforum, Sculpture ve New Art Examiner dergilerinin editörleri arasındadır ve Cambridge University Press için Amerikan Sanatı ve Sanat Eleştirmenliği dizisinin editörlüğünü yürütmektedir. Ford Vakfı, Fullbright Komisyonu, Ulusal Beşeri Bilimler Fonu ve Guggenheim Vakfı’nın da aralarında bulunduğu pek çok kuruluşun üyesidir. Sayısız makale, sergi yorumu ve katalog metni üretmiş olan Kuspit’in yirminin üzerinde kitabı vardır.



Pahalı işleriyle tanınan popüler İngiliz sanatçı Damien Hirst’ün Salı günü bir Mayfair galerisinin vitrinine yerleştirdiği enstalasyon çalışması, aynı gece, eseri çöp sandığını söyleyen bir temizlik görevlisi tarafından kaldırılıp çöpe atıldı.

Yarı dolu kahve fincanları, sigara izmaritleriyle dolu kül tablaları, boş bira şişeleri, üzerinde boya bulaşığı olan bir palet, şövale, merdiven, fırçalar, şeker ambalajları ve yere yayılmış gazetelerden oluşan eser Eyestorm Galerisi’nin sergi açılışı öncesinde düzenlediği V.I.P.galasında tanıttığı sınırlı sayıdaki eserin temel parçasıydı…

Bu esere imzasını atan kişi, Genç İngiliz Sanatçılar diye bilinen bir grup kavramsal sanatçının en ünlü üyesi 35 yaşındaki Hirst’dü; galerinin özel projeler başkanı Heidi Reitmaier, bu eserin satış değerini ‘’ altılı hanelerle ‘’ ya da ‘’ yüz binlerce dolarla ‘’ ifade etti ve şöyle dedi: ‘’ Bu orijinal bir Damien Hirst. ‘’

… 54 yaşındaki temizlik görevlisi Emmanuel Asare, The Evening Standard’a yaptığı açıklamada, ‘’ Onu görür görmez bir ah çektim, çünkü her şey darmadağınıktı. Bu bana pek de sanat eseriymiş gibi gelmedi. Bu yüzden de her şeyi toplayıp attım. ‘’ dedi.

… Yaşanan karışıklıktan üzüntü duymak bir yana, Hirst bu habere ‘’ aşırı derecede komik, ‘’ diye tepki verdi. Bayan Reitmaier’in söylediğine göre, ‘’…Hirst, sanatsal çalışmalarında sanatın günlük yaşamla ilişkisi üzerinde durduğu için olaya herkesten çok güldü.’’    

                                                

                                              WARREN HAGE

                        ‘’ Sanat Yaşamı Taklit Ediyor, Belki de Taklitte Fazla İyi ‘’4



Kimi insanlar site adı verilen, birbirinin aynısı tekdüze konutları beğenmediklerini söylüyorlar, ama sanat galerilerindeki birbirinin aynısı sıra sıra kutulara hayranlıkla bakıyorlar.

                                                RUDOLF ARNHEIM

                                             Entropy and Art3 (Entropi ve Sanat)



Tersine, estetik maddi olanın kavramsal halesidir. Newman.

Walter Benjamin, mekanik röprodüksiyonun sanat eserinin halesini yok ettiğini, ama bunu yaparken eseri apaçık bir gösteriye dönüştürdüğünü öne sürmüştü.

İlginç postsanat, yaratıcı ciddiliğini – hayal gücünü – yitirmiş olan sanattır.

Tüm sahte sanat eserleri gibi, tuhaf bir şıklıkları vardır; insanlar kullandıkları kaynağın derinliğini ve anlamını anlamıyorlarsa daima o kaynağı modaya uydururlar.

…Bu nedenle ‘’ çağdaş toplumun temel niteliklerinden biri, bireyin giderek artmakta olan yalıtılmışlığı ‘’ ve anominin tipik özelliği olan normsuzluktur – yani bireyin davranışlarına rehberlik ederek onun kendi davranışlarını yargılamasını, yaşamda anlam ve değer bulmasını, kendi değerine karar vererek kendine anlam katmasını sağlayan ‘’süperego’’ normlarının yokluğudur. İstikrarlı, ikna edici normlar ve anlamlı değerler yerine, kısa ömürlü bir bireysellik taşıdığı için bireylere cazip gelen – aralarında sanata ilişkin olanlarının da bulunduğu – çeşitli kısa ömürlü norm ve değerlerin yabani otlar gibi bitmesi söz konusudur. Kısa ömürlülük – hem sanatta hem de sanatın bir parçası olduğu toplumsal yaşamda – normsuz anomik toplumda var olan derin belirsizliğin doğrudan sonucudur.

Kaynak: metis yayınları, Donald Kuspit Sanatın Sonu