08 Kasım 2009 Pazar

Yaşam Kanıtı

Eser: Vaughan Oliver

İnsan’ı bir kavram olarak, düşüncede, eylemde tanımlama yarışı…


Bilerek ya da bilmeyerek herkes, her şey bu sır dolu özden içmek istiyor. Damıtılmış bir yaşam yok, her türden ilişkinin tanımladığı hayatlar var sadece. Akla ilkin bir sentez düşüncesi gelse de, temelde hatalı, kısıtlayıcı olur bu. Yaşam, bir sentez amacı taşımaz. Sentez, gelip geçici bir durumdur, açımlanmak için kimi doğru, kimi yanlış verileri içerir. İnsan’dan söz edilmesi de, onu evrenin merkezine Vatikan’ın önermesi doğrultusunda oturtmaz. Hümanizmin, Batı ekonomi siyasetinin, yaşamın kalbine doğrultulmuş bir mavzeri olduğu, geri teptiğinde anlaşılmıştır. Modası geçmiş, derinliksiz kandırmaca…

Böylece, kaçtığımız, ayıkladığımız, çıkartıp, eklediğimiz her duygu, düşünce, Ben’in sınırlarını çiziyor.

Hiç, herkesi tanıdığınız duygusuna kapıldınız mı? Herkes nasıl olurda bir BEN’ e indirgenir ya da öbeklenir? Gözünüzün önüne bir tek beden olarak yansımasa da, bu tanışıklık nereden?

Bilinçli olsun, olmasın, İnsan, ömrünün sonuna dek seçim yapar. Seçim yaşamın kanıtıdır. Burada da olayları değil, olayların yansıttığı değerlendirmelerimizi, düşüncelerimizi seçeriz. Korku ya da zevkle seçeriz. Bu, en entelektüel beyin ve ruh için de değişmez. Fark, bilincine varmaksa, belki sadece pişmanlık tanımaz böyle biri. Bu, bir diğer yaşam kanıtıdır. Zengin, fakir, cahil, aydın herkes, yaşadığını bilir. Memnuniyet, mutsuzluk hep aynıdır. Peki, bunca eşitlik varken, seçim neden, ya da neden bunca çaba?

Bizi durmadan kendine çeken ebedi soru dışında, hizmet edilen başka bir şey yoktur. Soru aşağı yukarı şöyle olmalıdır kısaca; İNSAN nedir? Amacı, hadi küçük bir sırrı aşikâr ederek söyleyelim, sınırsızlığı gibi araştırma başlıkları, bu tek sorunun içinde gizlidir. Tüm bu sarılmalar, tutunmalar, tanımlamalar içinde kaybolup, gideni bulmak… Ben’in dışında görünen örneklerin İnsan olmak deneyimlerini gözlemleyerek, belki yaşayarak, kendi Ben’imize bir yer açmak.

İNSAN tanımının sınırsızlığı, hayat dozunun doyumsuzluğu arzularımızı kışkırtsa da, ağırbaşlı cevaplar vermek gerekiyor.

Cemil Atik

12 Temmuz 2009 Pazar

Aidiyet


Suziki Harunobu





Birisine, bir şeye veya bir an’a ait olmak, ana fikrim bu.
Ama yazmaya kalkışınca, nedense, yabancı bir kavram gibi üzeri kabuk tutuyor. Hâlbuki zihin, duygu beraberliği çatlamadan önce böyle hissetmiyordum. Yazma arzusu, çatlamaya neden olan, kaba, hantal bir kalem olabilir mi? Bu, kutsal, kendine dönük ikili karşısında…

Yazı, anıya dönüşümün bir adım sonrası…

Yaşam diriliğini aktarabilecek sözü arıyorum.

Haksızlık yapmaya gerek yok. Anılar yazıda nasıl zenginleşir, biz, nasıl oyalanırdık sonra.

Kelimeler aranıp bulunuyorsa, en uygun olanı seçiliyorsa, şiir yardıma çağrılıyorsa, yine de yetmiyorsa… Üstelik tek tanık, ben iken… Ne dersin kanki, sorum sana…
Alt dudağını sarkıtma, hep komik olduğunu düşündüm.
Belki de, bu yüzden edebiyat, kendini güzelleştirmeye çalışan, endamlı, arzulu, olgun, ayna önü kadını gibi, ketumluğuna sarmalanmış, aranıp bulunmak istiyor.

Şarkılı, sözlü bir fasıl gecesinde atılmalı ilk adım. Alaturka kendi coğrafyasından, kendi gibi dupduru, süzülmeli ruhlara. Kan başka akmalı, makamlar, ruhlara işaretlerini bırakarak, başları döndürmeli; görünmez ayin masalarıdır bunlar, sofralarıdır zamanın.
Gelmesine inanılan kıyamet saatine beş kala olmalı bütün bunlar. Veya arifesinde o günün, erken ya da geç değil. Ertesi gün, toprak altüst olduğunda çoktan başlanmış olmalı.
Buna, treni kaçırmak üzereyken, son vagona atlama diyorum. Hiç unutmadan, hala aynı hal üzereyken…
İlk böyle bir güç duvarı ile kurgulanıyor hal. Düşünceyi başka türlü atlatmanın yolunu bilmiyorum. O geceden sabaha, en rafine halinle seçilmiş tavır…

Düşünce ve sözcüklerinle, olanaklarının önüne serildiği zamanlarından, hani o zamanlarda, enlerden kurulu dünyanda, hep en iyi en olmaya çabalardın ya… Saatler enlere bölünmüştü, dakikalar en… Saniye farkı damarlarında, basınç bir iner, bir çıkardı bu da en. Yaşamın boyunca birkaç gerçek başarının dışında, hani için bilir, bunu başkası bilmezdi, sürekliliği olmayan renkli zamanlar yaşamıştın hani…
Bu en iyi en olduğun tesadüfî ya da bir tarafından ter çıkarcasına çabaladığın zamanlara denk düşen renkli anların…
Yaşam ve onun tartışmasız gerçeğidir enler. Buna yine dönüş, ölüm kadar gerçek değil mi sence… Ama biz zamanı durdurduk kanki, ensiz saatlerimiz oldu.

Düşünce sürekliliği, hep kesintiye uğramaya müsait bir doğrudur. Hep en iyi enler keser yolunu, yaşam çoğalır. Gözler hep unutulur hatırlarsın sadece

Gözler, üzerinden perdelerini kaldırmış, rengi kaybolmuş gözler, nereye kadar ilerleyeceğini kestiremezsin. Böyle en-siz zamanlarda, burada en iyi enin, eski bir kule gibi, tek başına, yıkılmaya yüz tutmuş bir tepede, en iyi rüzgârların önünde, en iyi duruşuyla duruyorsa… Üzerindeki tepenin altında, karanlık ormanın diplerinden, buz tutmuş bir kurt uluyor, gözleri fes rengi, lütfen unutma. Rengini ben görebiliyorum.
Bir ayağım çölde, kulenin altına kum sermek için. Bir ayağım serin çimenlerde, rüzgâr ayağımı üşütüyor, diriltici, uyarıcı ve neşeli. Yeşilden yanayım.
Biz seninle bedenden beden yaratırken onda kendimizi seyrederken olup bitiyordu her şey.

Şimdi ait olabilirim. Ama olmuyor. Her şeyi düşünüp, taşındım, ait olabileceğim en iyi muhatabı da buldum. Bu süreç ile ilgili planlarım, zamanlamam da doğru ama olmuyor olmuyor, olmuyor… Düşünerek olmuyor.

Şöyle oluyor;
Ait oluyorsun, sonra idrak ediyorsun. Yani biliyorsun ne kadar ait olduğunu; bu tuhaf hikâyenin şifrelerini çözerken, hiç aklına gelmeyen bir zaman dilimini geride bırakmış oluyorsun. Onu tarif edeceğin gün, yeni bir başlangıçmışçasına, geçenin ne olduğunu anlamaya çalışırken, çoktan şaşıracağın bir zaman dilimi olarak hayat karşında duruyor.

Artık aitsindir. Ne sunup, ne sunmadığınla şekillenmiş bir aidiyet. Sana düşen, bu aidiyete bir melodi hediye etmektir. Ya da yoksa eğer, boş ver gitsin.

Hep içimin en güzel yanı, sakladığım gül kuyularım oldu. Üzerleri ince tadında bir melankoli ile örtülü…
Hani çöllerde, ağaçların, çalıların ihtiyacı olan suyu, gün ağarırken sisle birlikte üzerlerinden şefkatli bir el gibi okşayıp geçen sabah, hepsinin yapraklarına, onlara gün boyu yetecek kadarını, dudaklarının ucuyla masal gibi bırakır ya, benim sabahlarımda böyledir. Melankoli, sabah esintisi olurda, içinde kaç çeşit koku saklar bilmiyorum, gül kuyularım rengârenk titreşirler. Örtüyü kaldırmaya kalksam, tüm çiçeklerim yanacaktır.

İşte aidiyetimde bu kuyularımın da hakları vardır. Ben, onlarla beraber benim. Beni severken, aslında onların her birini ayrı ayrı sevmiştin. Ne kadar Kalabalık bir âşıklar grubuyuz. Birde senin anlatmadıkların var. Hemhal olmak, yanmak, olmak… Kanki, aşk zor zanaat.


Selma Akın

15 Haziran 2009 Pazartesi

Kader


Eser: Anselm Kiefer

Kendi yapı-bozumun; elekten geçenler dış şartlar olsun, geride kalan taşlar, işte onlar senin. Hayat denen nehre kadar götürüp, karşı kıyıya geçmek için, basamak olsun diye içine attığın. Nereye gidiyorum diye sormak istediğinde, üzerinde soluklandığın. Özgürlük istiyorsun belli, kendine mahkûm olmak senin anladığın. Kaynağın manifestosuna ahde vefa… Sen, hayatsın, hayatın bir ilmeği, bir işliği, bir göz, bir bakış, hepsi bu. Kaynağa dönecek olan sensin, sadece sen, dönebilirsin kaynağa, başka bir deyişle. Tozsuz, topraksız, kirsiz, elbette…

Cemil Atik

04 Haziran 2009 Perşembe


Ses

Arzuların kafesine sıkışmış kuşları düşünüyorum, kanatlarını unutmuş, o kanatlara yüklü ormanları, çocuk korkuları, perilerin fısıltısını getiren rüzgârları… Unutulmuş bir mezar taşının başında yabancı gözyaşlarını, caddeleri her gün yürüyen şu ebedi ruhları. Çıldırtan güneşe inat, yatıştıran can suyu yağmuru. Bir gerginlik bu, hepimizi kendine doğru çeken, genişledikçe canımızı yakan. Gel dinle beni, bir kanadını kaldır yukarıya, gökyüzüne tut, ayağın sürdürse de toprakta kalmayı. Sen maviydin, sen uçurumdun unuttun mu? Senden açtı bu çiçek, bu koku da sensin, bu korku da… Senin için bu esinti, senin için inleyiş, senin için bu bela, senin için sabır, senin için bu kahır… Hepsi senin için… Hüsran da sensin, mazhariyette. Ne varsa çevrende sensin işte, ah çocuk! Bu giysi senin; düğün evi, cenaze evi, aşk evi için dikilmiş.

Cemil Atik

03 Haziran 2009 Çarşamba

Kayıp Bir Kitabın Peşinden




Paris Savcısı, birkaç gün sabahlayarak varlık buldu defterlerimin üzerinde. Bozkırın ortasında, arzın merkezine, çağının mitlerinden biriyle inen bir kentin, aslında bir çukurun kuşağına yarasalar gibi tutunmuş insanların yaşamına, bir elin parmaklarını geçmeyen kahramanlarıyla eğilip bakan bir yazım…

Şimdiki zamanın, gelecekte zorunlulukla yumuşayan, bildik yenidünya siyasetini, arayışın durgunluğu içinde, görece özgürlüğün kişi için hala tehlikeli olabileceğini anlatıyordu. Uykunun, düşlerin, gözlemcilerle savaşıydı; aklı yok edebilen ama düşlere yenilenlerin…

Gündelik hayatın zaaflarını taşıyan, tasarlamadıkları yolların işaretlerini okudukça, güvensizlikle başlayan sorgulamalarını yazdırdılar bana onlar. Vaiz, Oleg O. , Sapar Murat, Okçu Kadın, Kör Kız, Köpeği, elbette Düş Gören.

Uykunun kontrol dışı, otomatik rüzgârına, esrik, sıcak sulara doğru yelken basıp, geçti. Argonotların kısa yolculuğu gibi; merak, ‘’ korsanlık ‘’ bir arada.

Kaybolmak istedi, kendi dileği bu, talihsizlikten öte. Okunmak istemedi. Belki kaderin gizli ilkelerinden birini çalıştırdı, belki de kızdırdı. Hani sürprizleri sever ya kader, onun gibi…

Cemil Atik

02 Haziran 2009 Salı


Yetişkin Huzuru

Semirmiş bayağı, pembe, beyaz, toparlak yüzünde al bir gülümseme. Beyimiz, tıkır tıkır işliyor hayatın içinde; tik, tak, tik, tak…

Hani erkek uyumazdı, huzur kadınsıydı…

Bu fani bulamadı aile erkeklerinin huzurunu; SON(UÇ) İŞTE BU!

Arnavut Lokantası.

Cemil Atik

Irmak

Yağış durdu, çamuru parçaladı, püskürttü yüzünden, görünür oldu ayağı koyacağın yer.
Geç, git işte; açık açık özgürsün işte…

Cemil Atik

Kuantum

Kazançların, kayıpların belirsiz melezlenmesini, birbirlerini, ıssızlarda satirik gırtlak takırtılarıyla dölleyişlerini, ayın aksine fışkırarak düşen bir döl parçasının dev bir yayınca yutuluşunu, devindirişini sus pus suları içgüdüsüyle… Ağababası, içimi tatlı ağların. Hepsini gördü bu gözlerim. Hesap tutmayı bırakalı yenice… Melezlendik, karıştık, güne döndük, soğuk, dağa kapandık, rüzgâra verdik kokularını sevimizin. Yine biz olduk karanlığa karşı, ürettik bizi.

Şimdi ne oldu, soruyorum, kalbimin çocuk çarpan en gizli yeri…

Cemil Atik

22 Ekim 2008 Çarşamba


Resim: Cemil Atik

Paris Savcısı 3. Bölüm

oleg o.'nun Seçimi
Metro asansörlerde yatay hatlardan birinin içinde 19. kat istasyonunda inmek üzere ayağa kalktı. Tiz uğultu azaldı, homurdandı sonra. Açık turkuvaz kostümünün hikayesini düşünüyordu kapı arkasından kapanırken. Kostüm, bozkırın kuşattığı bu ülkede bir misyonla bulunduğunu göstermenin geleneksel koşuluydu. Yasa... Gönüllü olarak itaat edileni. Metro asansörün rüzgarıyla uçuşan kağıdı havada yakaladı, yüzüne az kala. İştar'ın Kızları'nındı ilan; KADINLARINIZI GERİ ALIN!.. Nörokimyasal birleşmeyi destekleyen bir STK'ydı önceleri, artık işi kadın ticaretine dökmüşlerdi. Kimse buna ses çıkarmadı, Açık Bütünleşme Vakfı bile, sanki kendisi hiç varolmamışçasına ortalarda görünmedi. Bela olabilecek politik bir sorun kendiliğinden hallolmuştu, hiç çaba sarf etmeden. İçi çürüyerek büzüşmüş bir kara kütle, kabuk...Başını eğerek yürüyor, kağıdı büzüştürüp cebine koydu hızla.Pul kapı içeri duvarlara çekildi, ayakkabılarını bile çıkarmadan yarı çıplak kalmıştı, turkuvaz kostümü, bir ton daha koyu olan yakalığı bir çırpıda sandalyenin üzerine yığdı. Günahın gizli hazzıyla karışık pişmanlığı rahatsız etmiyor, işi içine girip yaşamaktan başka bir çıkar yol olmadığını anlamış. Duşta aklındaydı, akşam kahvaltısında da. İlanı gözden geçirdi hiç dokunmadan, büyük puntolarla yazılmış telefon numarasını okudu içinden.

gazeteci
Editörün masası neredeyse bomboş, işi bıraksa ya da kovulsa, şapkasını ve ceketini askıdan sıyırıp sokağa çıkması sadece birkaç dakikasını alırdı. Kimseyle vedalaşmaz. Geriye hatıra kancalamaktan tiksinirdi neredeyse, zavallı bir dilencinin yapacağı işti bu. Taşıyıcının çürüyen bedenini kurtlanıncaya dek geri dönüp gözetlemek.Yokluğun yaratacağı boşluğu bir hikayeye, şeye taşıtmak insanın büyük düşkünlüğü, bedenin korkusu ölümden, bulaştırmak sahte ölümsüzlüğü. O böyle söylüyor.

oleg o.
...Numarayı çevirirken akut bir panik atak geçirdi, bedeni kaçıp gitti oradan, Oleg O. bunu anlayamadı. Boğazını üç kısa öksürmeyle açtı; ''alo''. Sigara hala var. Orta yaşın üzerinde bir kadın sesi tekrarladı, ''Alo''.

''...Kimyasal sinir ilişkisiyle ilgileniyorum...İlanınızı asansörlerde edindim, bunun dışında bir bilgiye sahip değilim. Buyurun...''
'' Genellikle böyledir zaten, (peder diyecekti ki, es, toparladı)beyefendi. Katılımcılarımızın listesine sizi de eklemek isteriz.Kişisel tanım numaranızı bana telefonda söylemeniz yeterli, bize birkaç saniye verebilir ya da size dönmek üzere telefonu kapatabilirsiniz...''
'' Beklemek istiyorum, 5002743-E-YM''.
''...Bay Oleg O., yabancı misyonda görevli bir peder, ülkemize hoş geldiniz''.
'' Teşekkür ederim''.
''Yarın sizinle saat 14.00'de evinizde, anlaştık mı peder? Bu benimle bir öngörüşme yapmanız demek''.
''Bekliyorum sizi''. Telefonu kapattı aceleyle. Elleri titremeye devam etti, arkasına yaslandı, derin bir nefes verdi odaya. Konuşmak için seçilmiş bir meslek, içindeki sessiz hüznü duymamanın tek yolu. Katlanılması güç boğucu hüzün, yüksek bir nem gibi. Birçok insan öyle ya da böyle katlanıyor işte. Konuşmak bir eylemdi, öteki türlüsü, kalbin ölümünü izlemenin sadistçe oldunu düşünüyordu.
Yarın: 14.00... Kadının silueti parçalanarak girdi içeri, bir ışık, renk topuna dönüşüp, bir arp sesi çıkardı. Açtı kapıyı. Neredeyse 60'ında, üzerinde gri sarı çiçekli bir elbise bulunan kadın, başıyla kısacık selamlayarak onu girdi içeri, salonun ortasına yürüdü, ayakta bekledi. Düğmeden elini çeker çekmez yavaşça, geriye döndü, kadınla göz göze geldi. Topluca, iri kemikli, saçları metal gri, yeşil gözlü esmer kadını selamladı, yürüdü, elini uzattı.
''Hoş geldiniz hanımefendi, buyurun şu koltuklara geçin...'' Oleg O.'un üzerinde beyaz bir gömlek vardı, siyah pantolon, siyah ayakkabılar. Turkuvaz haçı indirmişti yerinden, az da olsa belli izi. Az önce kadına doğru yürüdüğünde bir an için bile olsa, bu ize çevirmişti bakışlarını. Kadının bunu mesafe-göz göze ilişkisindeki tek temel ilke, tehditkar olmaması gereken o bildik, bakışı kaçırma olduğunu düşünmesini diledi. Öyle de olmuştu. Kadın bacak bacak üzerine attı, çıplak bileklerini kavrayan turkuvaz kayış, tepecik, parmakları kavrayıp sıkıştıran yumuşak siyah bir sivrilti.
''Bay Oleg O., kurallarımızı hatırlatmak üzere buradayım, biz köklü bir kuruluşuz ancak son dönemlerde yaşadığımız mali sıkıntı size ön bir ruh çözümlemesi yapmamızı olanaksız kılıyor, öyle ya bir misyonerle konuşuyorum, kuvvetlerin ayırtında biriyle. Biliyorsunuz vakit kredi demektir, daha ziyaret etmem gereken o kadar yetişkin erkek var ki. Şöyle söyleyebilirim; kredi miktarı taksitlendirilebilir, ev ödeme sisteminden bunu yapabilirsiniz''. Kadın gözlerini sıkıcı bir gülümseme eşliğinde kısıyor. Bazen öne, karnını dizlerine doğru eğiyor. Devam ediyor; '' kızlarımıza uygulanacak gönülsüz sözlü veya fiziki bir şiddetin cezasını size belirtmeliyim. Böyle bir durumda sisteme girişinizi bölge savcısına bildirmek zorundayız. Bu arada kayıt yok peder, pornografik illüzyonları kabul edemeyiz, sadece biz kayıt yapabiliriz. Kısa bir sözleşme metnini kayıt altında okuyacak ve kabul edip etmediğinizi bildireceksiniz. Sonra bütün kimyasal sinir ilişkisi kaydedilirken siz, kültün tadını çıkartabilirsiniz.'' Aba altından sopa...Kutsal görevi bir tehdide dönüşmek üzere.
'' Kaçınılmazdı '' dedi kısık sesle.
'' Ne, ne dediniz?..''
'' Kaçınılmazdı, şey, yani böyle tehditlerin varlığı, kızlara...''
'' Ne yazık ki. Gerçi yılda bir ya da iki vakaya rastlıyoruz ama olsun. Evet kaçınılmaz... Devam edelim mi; kızları seçme hakkınız yok. Kabul eder ya da reddedersiniz hepsi bu.'' Rüzgar camın yüzeyini yaladı, veriler akmaya başladı bilgisayara. Lir yağmuru imledi. Meteoroloji raporu, zorunlu vatandaşlık bilgisi. Sonbahar.
''Anlaştıysak, lütfen numaranızı bilgisayara girin''.
'' Sanırım anlaştık''. Yaslandığı deri koltuktan doğruldu. Kadın da onu izledi. elini uzatıp, ''Adınız?..'' dedi.
'' Daha sonra peder...'' Bunu utandırmak için yapmıyor, çok doğal bir şekilde çıkıyor dudaklarından, ne mimik, ne de jest var. Bilgisayarı açtı, mesajı izledi; akşam üzeri yağış bekliyordu çukur. Sisteme kredi bilgilerini girdiğinde kuantum bilgisayarı bir yüz çağırdı; '' Bay Oleg, bana vereceğiniz adı merak ediyorum. Yarın öğleden sonra 14.00'de sizi ziyaret etmekten onur duyacağım''. İddiasız bir yüzü vardı kızın, kumral, olağan dışı saldırgan gözler. Soğukkanlı olmaya özen gösteren sinirli tiplerden. Onayını istedi, Oleg O. tuşlara dokundu. Görüntü hızla kaybolurken kızın sesi odada yankılandı; ''görüşmek üzere...''

editörün gündüz düşleri
Sağ ayağını ışık dolu birikintiye doğru uzatıp başparmağını usulca içeri daldırdı ve hemen çekti, sıcak olmasını öngörmüştü, soğuktu. Hareketi atladı, dizlerinin altına dek ışığın içindeydi şimdi. Bütün bedeni sarı bir fonun önünde grileşmeye başladığında, beyni uyan sinyalini bir sinir hücresine yükledi. Sağ elini masada titretti ardından. Kafasını kaldırırken koltuğu gıcırdadı, geriye doğru gitti. Sonbaharın avcı ışığı gözbebeklerinde kısa bir şişmeye neden oldu, onları sıkıca kıstı, sağ elini yumruk yaptı. Sol ayağı üzerine sanki bir çakıl taşı saplanmışçasına acıyordu. ayakkabının düğmelerini - bağcıklarını demeliydi-gevşetti, ağrı kaybolduğunda kendini koltuğa bırakmıştı. Hiç bu kadar yorgun hissetmemişti bedenini. Do minör keman... Müziğin kanı, hüzün oldu hep, sesi dinledi, kalbine indirdi, yaz yağmurunun yalnızlığı, geçiciliği bir masumun gözyaşları gibiydi, çarçabuk gülmeye dönüşebilecek. Hemen ikna edilmişti, mutluydu şimdi.

...Hemşire iğneyi kelebekten çekiyor. Eldivenlerini çıkartırken, sağ bacağını kaşıdı durarak. Şırıngayı, eldivenleri küçük ilaç şişesini bir deliğe doğru itekledi. Cızırtılı bir emilme sesiyle birlikte dönerek bilgisayara son bilgileri girmeye başladı.

Devam Edecek...

Fotoğraf: Yücel Zorlu

Size bir de denildi ki hayat karanlıktır diye ve sizler bezginliğinizde tekrar ede geldiniz, bir bezgin tarafından ne söylenmişse.

Ve ben derim ki hayat, sahiden karanlıktır, insiyak olduğu zaman başka.

Ve her insiyak kördür, bilgi olduğu zaman başka.

Ve her bilgi beyhudedir, çalışma olduğu zaman başka.

Ve her çalışma nafiledir, aşk olduğu zaman başka.

Ve her ne zaman aşkla çalışırsanız kendinizi kendinize raptedersiniz ve ötekine ve Allah’a.


halil cibran