yaşam paradoksunda a priorinin tekrara düşmesi; en ustaca tasarlanmış kusursuz monotonluk: 24 saat

1 Mart 2012 Perşembe

Son Uyarı


               Doğa, ihtiyaçlarımızı karşılayacaktır ama asla hırsımıza cevap vermeyecektir.
                                                                                                                 Kanada Yerli Sözü

28 Şubat 2012 Salı

Ölümsüz Sanat ya da Sanatın Sonu





Donald Kuspit
Sanatın Sonu

Sanat eleştirmeni ve New York Devlet Üniversitesi’nde sanat tarihi ve felsefe profesörü. Aynı üniversitenin tıp merkezinde psikiyatri dersleri de vermiştir. 1997 yılında Ulusal Sanat ve Tasarım Okulları Birliği’nden görsel sanatlara önemli katkılarından dolayı Yaşamboyu Başarı Ödülü almıştır. Yazara ayrıca 1983’te de Üniversite Sanat Birliği tarafından sanat eleştirmenliğindeki başarısından dolayı prestijli Frank Jewett Mather Ödülü verilmiştir. Kuspit, Art Criticism dergisinin editörüdür. Artforum, Sculpture ve New Art Examiner dergilerinin editörleri arasındadır ve Cambridge University Press için Amerikan Sanatı ve Sanat Eleştirmenliği dizisinin editörlüğünü yürütmektedir. Ford Vakfı, Fullbright Komisyonu, Ulusal Beşeri Bilimler Fonu ve Guggenheim Vakfı’nın da aralarında bulunduğu pek çok kuruluşun üyesidir. Sayısız makale, sergi yorumu ve katalog metni üretmiş olan Kuspit’in yirminin üzerinde kitabı vardır.



Pahalı işleriyle tanınan popüler İngiliz sanatçı Damien Hirst’ün Salı günü bir Mayfair galerisinin vitrinine yerleştirdiği enstalasyon çalışması, aynı gece, eseri çöp sandığını söyleyen bir temizlik görevlisi tarafından kaldırılıp çöpe atıldı.

Yarı dolu kahve fincanları, sigara izmaritleriyle dolu kül tablaları, boş bira şişeleri, üzerinde boya bulaşığı olan bir palet, şövale, merdiven, fırçalar, şeker ambalajları ve yere yayılmış gazetelerden oluşan eser Eyestorm Galerisi’nin sergi açılışı öncesinde düzenlediği V.I.P.galasında tanıttığı sınırlı sayıdaki eserin temel parçasıydı…

Bu esere imzasını atan kişi, Genç İngiliz Sanatçılar diye bilinen bir grup kavramsal sanatçının en ünlü üyesi 35 yaşındaki Hirst’dü; galerinin özel projeler başkanı Heidi Reitmaier, bu eserin satış değerini ‘’ altılı hanelerle ‘’ ya da ‘’ yüz binlerce dolarla ‘’ ifade etti ve şöyle dedi: ‘’ Bu orijinal bir Damien Hirst. ‘’

… 54 yaşındaki temizlik görevlisi Emmanuel Asare, The Evening Standard’a yaptığı açıklamada, ‘’ Onu görür görmez bir ah çektim, çünkü her şey darmadağınıktı. Bu bana pek de sanat eseriymiş gibi gelmedi. Bu yüzden de her şeyi toplayıp attım. ‘’ dedi.

… Yaşanan karışıklıktan üzüntü duymak bir yana, Hirst bu habere ‘’ aşırı derecede komik, ‘’ diye tepki verdi. Bayan Reitmaier’in söylediğine göre, ‘’…Hirst, sanatsal çalışmalarında sanatın günlük yaşamla ilişkisi üzerinde durduğu için olaya herkesten çok güldü.’’    

                                                

                                              WARREN HAGE

                        ‘’ Sanat Yaşamı Taklit Ediyor, Belki de Taklitte Fazla İyi ‘’4



Kimi insanlar site adı verilen, birbirinin aynısı tekdüze konutları beğenmediklerini söylüyorlar, ama sanat galerilerindeki birbirinin aynısı sıra sıra kutulara hayranlıkla bakıyorlar.

                                                RUDOLF ARNHEIM

                                             Entropy and Art3 (Entropi ve Sanat)



Tersine, estetik maddi olanın kavramsal halesidir. Newman.

Walter Benjamin, mekanik röprodüksiyonun sanat eserinin halesini yok ettiğini, ama bunu yaparken eseri apaçık bir gösteriye dönüştürdüğünü öne sürmüştü.

İlginç postsanat, yaratıcı ciddiliğini – hayal gücünü – yitirmiş olan sanattır.

Tüm sahte sanat eserleri gibi, tuhaf bir şıklıkları vardır; insanlar kullandıkları kaynağın derinliğini ve anlamını anlamıyorlarsa daima o kaynağı modaya uydururlar.

…Bu nedenle ‘’ çağdaş toplumun temel niteliklerinden biri, bireyin giderek artmakta olan yalıtılmışlığı ‘’ ve anominin tipik özelliği olan normsuzluktur – yani bireyin davranışlarına rehberlik ederek onun kendi davranışlarını yargılamasını, yaşamda anlam ve değer bulmasını, kendi değerine karar vererek kendine anlam katmasını sağlayan ‘’süperego’’ normlarının yokluğudur. İstikrarlı, ikna edici normlar ve anlamlı değerler yerine, kısa ömürlü bir bireysellik taşıdığı için bireylere cazip gelen – aralarında sanata ilişkin olanlarının da bulunduğu – çeşitli kısa ömürlü norm ve değerlerin yabani otlar gibi bitmesi söz konusudur. Kısa ömürlülük – hem sanatta hem de sanatın bir parçası olduğu toplumsal yaşamda – normsuz anomik toplumda var olan derin belirsizliğin doğrudan sonucudur.

Kaynak: metis yayınları, Donald Kuspit Sanatın Sonu














27 Şubat 2012 Pazartesi

Muhteşem Yüzyıl


Sultan Süleyman’ın Portresi
Agostino Veneziano’nun gravürü, 1535. 16 ¾ x 11 ¾ inch. Elisha Whittelsey’in Koleksiyonundan, 49.97.176
Agostino Veneziano’nun Süleyman’ın profil portresi Sultan’ı çok tuhaf bir başlıkta göstermektedir; ancak portrenin gerçekten tanınmış Venedikli kuyumcu Caorlini tarafından çizilmiş gerçek bir miğferi tasvir ettiği anlaşılmıştır. Bu eser, onu Sultan’a satmayı uman ve İslam ülkelerinde taç giyilmediğini bilmediği belli olan spekülatörlerin komisyonlarıyla yapılmıştı. Yine de bu başlık Sultan tarafından 116 000 dükaya satın alındı ve bir iç oğlana giydirilerek halka teşhir edildi.

The Image of the Turk in Europe / Alexandrine N. St. Clair; The Metropolitan Museum of Art, New York, 1973
Alıntı: Süreç Dergisi, 1980/3 cilt 1


Not:İçoğlanı, Enderûn denilen İç Saray’da çalışan özenle ve dikkatle seçilmiş saray görevlilerine denmektedir. Osmanlı tarihinde, Topkapı, Galata, İbrahim Paşa ve Edirne Saraylarında yetiştirilen ve zamanla muhtelif devlet hizmetlerine çıkan devşirmeler olarak tarif edilmektedir. Bunlara Saray Acemi Oğlanları veya Celeb de denmektedir. Bir de Yeniçeri Ocağının acemileri vardır; aslında bunlara iç oğlanı dense de, bunları Saraydakilerden ayırmak için Şadi adı verilmektedir.

İç oğlan denmesi, İç Saray’da istihdâm edilmelerinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca burada istihdâm edilecek devşirmeler, Enderûn Mektebinde yetişmektedirler. Yani Enderûn aynı zamanda devlet adamı yetiştiren bir fakülte durumundadır. Nitekim buradan yetişen devlet adamları arasından pek çok beylerbeyiler ve sancakbeyleri çıkmıştır.

Kaynak:
Osmanlı Araştırmaları Vakfı

25 Şubat 2012 Cumartesi

Nietzsche; Trajik Ozan




Nietzsche, tragedyayı bir eğretileme olarak özdeyişlerine katar. Acının utanç verici oluşuna ait apriori bilginin kaynağına uçmaya çalışan, düşmüş bir meleğin çırpınan kanatlarıyla burada görünür olur trajik ozan.

Ozan, acının sesidir, coşkunluğun olduğu kadar. Schopenhauer’in diline katmaya çalıştığı, kendiliğinden özgür bırakılmış ruhtur…

Öncülünün soğuk tespitleri, felsefenin çoğu zaman sahicilikten uzak, ikircikli pozisyonundan farklı da olsa, Nietzsche’nin varoluş kodlarıyla temassız, belki fazla aristokrat geliyor olmalıdır.

Nietzsche’ye göre Schopenhauer’in müziği yoktu ya da çok bas bir tekniği olduğuna kendini inandırmıştı. Nietzsche, Trajik Ozanın Söylencesi ile bu ‘’ nihai ‘’ felsefeyi aşmak istiyordu.

Keskin buzlarla kaplı kutup denizinde kaybolmuş hayalet bir gemiye dönüşmüş olan Batı Felsefesinin dümenini tutan sıcak bir kalp, bir vicdan olmayı düşlüyordu. Tıpkı kendi üretimi, kaçkın ucubesi için sürek avına çıkan Dr. Frankenstein gibi…

Nedenini, mekânsız sevgiden almak yerine logostan alan bir varoluşun trajedisidir bu.

Trajik ozan, arızi bir durumu düzeltmek ister; ucube hep o buzlarla kaplı çöldedir çünkü.  

…Zamanın içinde sıkışan, yanlış bir insan takdirini orada bulacağını biliyordu. Akıl yetmiyordu. Nietzsche’nin de nefesi yetmedi, daha söz kararını aldığında dondu kaldı sözleri.

Schopenhauer adres gösterir, sanatçı diye Nietzsche Wagner’e yaslanır. Müzik dünyayı kurtarabilir. Bu da olmaz, Nietzsche sanata düşman kesilir.

…Gayretkeş bir öğrenci, safdil biraz ama kararmamış yüreğinde umudun ışığıyla titreşiyor, çok taze bir aydınlık, ayrılık o karanlık ormanında. Yolculuğa çıkmak için ne öğüt dilenmeyi düşünmüştü, ne de ustayı kendisiyle yolculuğa çıkması için ikna etmeye çaba sarf edeceğini. Bilgide mutabık kalınmadığında saflık kaybolur. Bir bilgiyle gelmişti o da; henüz aralanmış hiçliğin karşısına son kez ümidiyle konan isim; Tan Kızıllığı. Ayrıldı ustası Schopenhauer’den şafağa karşı.

Son bir kapıyı daha çalması gerektiğinin haberini verdiğinde ormanın kuşları, - yanıtladılar büyük soruyu – ıslak zemininde yürüyordu, bir koruluktu daha çok… Büyük bir ağırbaşlılıkla karşıladı tan atımını, sürgün edildiğini kavramıştı. Müziği duyduğunda gün çoktan yayılmıştı. Öylece bıraktı kendisini yatağa. Özgüven ve korkuyu çekti üzerine.

Yaşamın dışına taşınmıştı. İnsanlar sokağı geçmeye başladılar üçerli, beşerli. İyice bıraktı kendisini, ışık sıvazladı sırtını.

Cemil Atik


Derviş


‘’ Bir hayvan boğazladığınızda ona yüreğinizden deyin;
‘ Seni katleden aynı kuvvet tarafından ben de
katledileceğim ve ben de tüketilmiş olacağım.
Zira seni benim elime teslim eden kanun beni daha
kudretli bir ele teslim edecek.
Senin kanın ve benim kanım, cennet ağacını besleyen
usareden gayrı hiçbir şeydir.

Halil Cibran

İnsanın İçindeki Kule




Babil’de Tanrı, dili teklikten, parçalayıcı bir sürecin içine itti denir. Gerçekte, geri dönüşsüz ve kısa devre yaptıran bu halin kuşku, yeis ve kıskançlık olduğu kimse tarafından dillendirilmemişti. Potlaç ve oyuncak ( Büyük Ziggurat ) o kadar uzun sürdü ki, hakikat tanımı üzerindeki sembolik, sahici kodeksi yitirmeye başladılar. Takım oyunundaki bu çatlak, Tanrı’ya ulaşma arzusunun kişisel bir histeriye dönüştüğü anda da bölünmeye yol açtı. Olan bundan ibaretti.

apriori

19 Şubat 2012 Pazar

Göz Kırpan Evrene Karşı




Söylüyorum; Lize Minelli’nin gözlerinin utancından utanıyorum. Çünkü yakından bildiğim tek Amerikalı o. Hüzünlü, büyük palyaço gözleriyle bakışı ne kadar uzağa gidebilir ki. Bakışlarıma dönüyor, öteki türlüsü imkânsız; gözlerimi gözlerine bırakıp, ona Yakup'un çocuklarının cinnetini gösteriyorum.

Bu küçük kadın, çocuksu erotik şiddet gösterilerinden bile hazzetmeyen azizeyle, gerçek bir dişi arasındaki kararsızlığın titreşimi. Kulağıma eğilip, ‘’ New York New York ‘’ şarkısına artık inanmadığını fısıldadığında, onun özgür kılındığına o kadar inanmıştım ki... Neredeyse.

‘’ Amerikalı doğmasının onun suçu olmadığını ‘’ söyleyiverecektim. Ama baştan söylenmeli ki, filmdeki karakterdir, Peggy yani, sözünü ettiğim. Punk’ın mülayim ilk bildirgesi gibi duran bir yüz; güzelliğin böyle kurnazca saklanabileceği şeytanın bile aklına gelmez. ‘’ Öbeğin tepesinde… ‘’ bir tutam çiçek, rüzgârlara titreşerek ses veren, katiyetle yok edilemez olan bir saflık…

Başkasının utancından, öyle ki, böylesi gözlerinkinden utanmak beni felç ediyor. Neden Peggy’nin duyduğu hicabın bizi kurtaracağına bu denli büyük bir arzuyla inanıyorum ki?

Artık küçük ülkenin savaş beylerinin kalbini tutan bir bakışa tutuşturdum kadının nazarını, anlaştık, anlaşmasına… Öte yandan uykuya daldığında ‘’ muzafferler ‘’, Filistin’in düşüyle düşüyorlar, Lize Minelli’nin Peggyciğinin siyah perdesine.

Elimi tutuyor, sonbaharın donduran yağmuruna çıkartıyor beni ( ne çok özlemişim hâlbuki ), uzanıp sigarasını yakıyorum el çabukluğu marifet. Bir süre ayakta öylece bekleşiyoruz, omuzlarıyla dumanın yönünü belirlemek istercesine küçük kısa manevralar yapıyor. Kapıda kaybolmadan az önce bana dönüp gülümsüyor. Onu Garbage’ın solistine benzettiğimi anımsıyorum; ‘’ Bir Dünya Yetmez ‘’.

Sonra Gerçek Cumartesi Vicdanına doğru yürüyorum, sabaha karşı. Kör bir Yahudi yenice kapattıklarını söylüyor, dağılmış olmalarını bilmek ürkütüyor beni, onların da gitmek zorunda oldukları yuvaları olduğunu düşünmem gerektiğini düşünüyorum.

Lize’yı hatırıma getirdikçe, onun utancına bel bağladığımı, ümidimin fışkırdığı kozmik geçidi onun yönettiğini anlıyorum. Bugün bile…


Cemil Atik

18 Şubat 2012 Cumartesi

15 Şubat 2012 Çarşamba

Beşinci Boyut

                                     Kolaj: Selma Akın

Benim farkım­ bunun her sahici yazarın, ressamın başına gelebilecek olmasını bilmemde değil sadece. Bu hali yaşıyorum; ne anlama geldiğini, ilk tepkimin sıradan bir öfke olmasına rağmen bunu aştığımı, şimdi tüm olup bitenleri soğukkanlılıkla değerlendiriyor olduğumu biliyorum.
…Kıyıya atıldım. Bu sahil, yolculuğa çıktığım o sahil değil. Yolculuk geri dönüşsüz bir biçimde değiştirmiş bizi. Aynı şeyleri duymuyor, koklamıyor, hissetmiyorum, gözden ne kaçmış ki… Sahili sil baştan kurguluyor zihnim, yeniden inşa ediyor.

Düşünce ile mekân arasındaki ebedi oyunu doğruluyor bu. Aynı zamanda, zamanın işlevini pekiştiriyor. Ne çok hissettirmeden, gözden yitip giden, unutulan, utangaç, gizlenmeyi, yalnızlığı seven, sessiz zaman… O, zihnin tüm sahillerinden başlayan yolculuklarının boyutu…

O halde Sanat beşinci boyutun ta kendisi; değişimi başlatan, kendi mekânını kuran her türden sahici sofist yaklaşım.

Hafız, belki de bundan ilk sözedendir; şiirle bir saray oluşturabildiğini gören.


Cemil Atik




6 Şubat 2012 Pazartesi

Orada mıyım?


Çok ender yazarak eklediği bloğa girip, orda olup olmadığına baktı hala çok yavaş atan hayatının kalbine. Şu dertler ormanında yitip gitmemenin bir yoluymuşçasına. Tüm olup biten, yeniden başlayan, ısrarcı belaların, boşluklarını hatırlatan dipsizmiş gibi görünen kuyuların kendisini, kim olduğunu unutturmasından korkuyordu. Dipsiz, soğuk bir uçuruma düşerken rokoko stili bir çerçeveyle giydirilmiş koca bir aynaya tutunmuştu. Yorulmadan her an gözleri gözlerindeydi. Biliyordu, kısa bir süreliğine bile olsa gözlerini alsa gözlerinden, düşecekti ruhunu kemiren zamanın içine. Tek gerçek zaman ve mekân kendisiydi. Üstüne kapanmak isteyen korkulardan başka bir şey değildi. Her korku bir ihtiyacı hareketlendirmiyor muydu? İhtiyaç ızdırap değil miydi? İhtiyaç, o ihtiyacı doyuran şeye tapınmaya dönüşmüyor muydu er ya da geç? Korkular yalnız bir adamın boş evi gibidir. İstençsiz sayıklamalar, kimsesiz, kısa, anlamsız sohbetler. Hayaletlerinin ihtiyacını görmek için, kendisine hazırladığı bir fincan sıcak, siyah çaydan bir tane de sehpanın karşısına yerleştirdi özenle sözünü ettiğimiz adam. Hala üşüyor, düşüyor, gözleri kendinde.

a-priori       

17 Ocak 2012 Salı

Neyzen

                               

GEÇER

Izdırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer,
Ömr-i fâni gibidir, gün de geçer, dem de geçer,
Gam karar eyliyemez hânde-i hurrem de geçer,
Devr-i şâdi de geçer gussa-i mâtem de geçer,
Gece gündüz yok olur, ân-ı dem âdem de geçer.

Bu tecellî-i hayat aşk ile büktü belimi,
Çağlayan göz yaşı mı, yoksa ki hicrân seli mi?
İnliyen sâz-ı kazânın acaba bam teli mi?
Çevrilir dest-i kaderle bu şu’ ünun filimi,
Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer.

İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan,
Nefsini kurtara gör masyâd-ı mâfihâdan.
Niyyet-i hilkâtı bu aşk-ı cihân-arâdan,
Önü yokdan, sonu yoktan, bu kuru da’ vâdan
Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer.

Ne şerîat, ne tariykat, ne hakiykat, ne türe,
Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre,
Câhilin korku kokan defterini Tanrı düre!
Mâ’ rifet mahkemesinde verilen hükme göre,
Cennet iflas eder, efsâne-i Adem de geçer.

Serseri Neyzen’ in aşkınla kulak ver sözüne,
Girmemiştir bu avâlim, bu bedyi’ gözüne.
Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne.
Pir olur sâkiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne,
Hâk olur pîr-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer.

Neyzen

14 Ocak 2012 Cumartesi

Nokta

                                                   Resim:Anselm Kiefer


Nokta; 1241. Basamaktan

Birbirlerinden habersiz sonsuz nokta okyanuslarıydılar önce; şimdi her an gözümüzün önündeler, gözden gizlenmiş… İşlemcisiz bakışın mekânında, hiçlikte, ahit sandığında gizli.
Ebedi, üst üste bindirilmiş nokta plakalar…

Sonsuz olasılık, temas katsayıları; sağdan, soldan, üstten, köşelerden, köşelerin sonsuz ilişkisinden… Sürekli yanıp, sönen yıldızların hakikati saklı…

Çiçeklerin açışı kadar sessiz ışık patlamaları, her gözün hedefi… Hangisi hedef, hangisi hedefleyen? İlişkiye göre değişen olasılıklar.

O nedenle herkes her yerde bir yeni bir yüzle… Aynı anda, her yerde, farklı iki rolde TEK.

Ya sonra?

Bu temasa şahit ihtiyacı sonsuzluk kristaline yansır ve ebedi olarak kaçar ışık…

İhtiyaç mı?

O da birimin hali değerlendirmesinin, bilincin sınırlılığını keşiflerinden olabilir…
a-priori

19 Aralık 2011 Pazartesi

Suret; Oxymore



Açlığın anlatımı; ağızla ilgili, yağlanmış dudaklar, peş peşe itilen lokmalar… Kendi harflerinin sesinden bıkkın, var oluşun müziğine kulak kabartmış bir başka ağız daha vardır, bıyıklarını hafifçe üst dudaklarına indirmiş, küçük ses akıntılarını ‘’ iç kulağa ‘’ yönlendirmiş. Suretine sireti vuran Rumi böyle yapıyordu, suskunluğun yüzü, suretin Rumi’ce biçemi.

 
Narkisos bir utancı gizlemek için her zamankinden daha parlak, temiz bir ayna şimdi. Ötekinin voyerizmini işaret ettiğimiz bir hafifliğin simgesi. Nasıl dilerseniz; ya Narkisos olun ‘’ gerçekteki ‘’ ya da ‘’ sanal yansıması ‘’. ‘’ Öteki ‘’ kıldığınız ben’inizi seyre dalın, fark edemeyeceğiniz  ‘’ zaman altı ‘’ farkıyla. …Yüzünü nasıl ‘’ yarattığına ’’ bir bakın, nasıl süzüyor, var oluşunun delilini, biricikliğini mimikleriyle oynayarak gösteriyor. Tahmin ediyorum, sırada jestler vardı, bedene inancını sınamıştı önce ama yansıtma başka şeydir. ‘’ Gerçekliği ‘’ üretebileceğini artık biliyor. Yüzünü görememek bir gerilim yaratır, bilmeyiz şimdilerde, en ulaşılmaz gerçeküstü yüksekliğinde oturur yaşamın. Kendi yüzünü temaşa edememek; kozmosun kuvvetlerinin ‘’ gerçekliğin ‘’ üretimi için var oluşa ilk mutlak teşviki çift olmaktır.

Deleuze; ‘’ Sanat yapıtında insanlık doğa düzlemine yabancılaşmayı sona erdirir ‘’. Suretin mutlak üretimi de insanın kendi doğası için aynı işi görür, tutarlılık ve ritmin dışında bir ‘’ arıza ‘’ nota olmasını, bedene gömülü kalmasını önler. Maleviç’in plastik izleği geç dönem fırça vuruşlarında suretin ifadesini-ifadesizliğini apriori bir gerginlikte tutar sanki. Politik kavramsallığı dışında bize başka bir okuma-üretme sunamaz mı; üst bir bilinçte ( politik ( dünyevi ) -  metafizik ) tek surete – suretsizliğe dönüşme, bilindik, okunur ifadeyi ütopik bloğa taşıma. ( Politik ) bedenin alışkanlıklarının şekil verdiği yine bedenin kendisiyse, nihayetinde beden suretin kendisi olur. Böylelikle özelde ifade, genelde ise suret üretilebilir oluşuyla kültür çevriminin içinde çalışır.

İnsan dramına çekildiğimiz toplumsal alanda, iktidarın, uzlaşımların, sevginin, nefretin, sağlığın ve hastalığın Narkisosudur her bir yüz, kendi arzularımızı ( olası, tekrar ) ötekinde izlemek, görmek için. Oryantalistlerin fantezilerini süsleyen kadın sureti ipek peçenin akıl almaz hafifliğinde bile görünmez olduğunda arzular tınlaşım yapar. Peçe düşer aşk kendisini yüze vurur, çünkü o hep en erotik, en egzotik olandır. Narkisos yüzünü suya düşürseydi, gün, mehtaplı gece bekleyecektir sonsuzca, bir başka suret tarafından fethedilmek için.  

ean Baudrillard; ‘’ Aklıma bir Borges öyküsü geliyor: Bu öyküde kendisine hizmet ettiği imparator tarafından aynanın öteki tarafına sürülerek, onun bir yansımasına dönüşen, yurdundan kovulmuş bir halk vardı. Bu devasa sanal sistem de bu türden bir şeydir. Onun dışında kalanlar kopyalama, atık ve iğrenç şeylere benzeyen varlıklardır. Oysa öyküdeki insanlar egemenliği altında yaşadıkları imparatora zamanla daha az benzemekte ve günün birinde tekrar aynanın beri tarafına geçmektedirler. Borges: Bu durumda onları egemenlik altına alabilmek mümkün değildir diyor ‘’.  

Avalon türün takipçileri tarafından kült mertebesinde işlem gören bir bilim-kurgu filmi. Orada öykü tepetaklak edilir, şöyle ki; basitçe A ‘’ gerçekliği ‘’ bizden olabildiğince içine nüfuz etmemiz istenen birincil ‘’ sanal ‘’ gerçekliktir. B sanal gerçekliği, A ‘’ gerçekliğinin ‘’ kahramanlarınca oynanan ve sanki tüm var oluşu, toplumsal düzeni işleten bir savaş simülakrumudur. Ana karakter rahibin yardımıyla hayaleti vurarak sınır seviyesini geçer, moleküler düzlemde var oluşu parçalanır ve C ‘’ gerçekliğinde ‘’ yeniden bedenleşir. C ‘’ gerçekliği ‘’ bildiğimiz dünyadır, çok daha karmaşık, ışığa rağmen ‘’ bunaltıcıdır ‘’. Ona ‘’ burası senin tek gerçek dünyan ‘’ denir. Sayısal kopyalama öykülerinin anlattığı şudur; simülakrumların hegemonyası altında büyülenmiş insanlık için başka bir ütopyanın mümkün olduğunu bildirmek. Suretin geçirgen yapısı, dışın sertliğine rağmen birbiri ardına devrilen çoğaltmalarıyla şu ya da bu anlayışta bir coğrafya yaratmaya yetkin görmektedir kendini. Materyalist düşünce geleneğinde ‘’ öte dünya ‘’, verili dünyanın simülakrumu olacaktır. Tüm bağlantılar, oranlar, gövdeyi oluşturan materyaller buradan alınır ve yeni var oluş inşa edilmeye çalışılır. Bu dünya kendini yine kendisi için var kılacaktır, yeniden üretilebilir, sureti çıkartılabilir hazır bir nesnedir o. Bir tür ölümsüzlük fikridir bu, ölümsüzlük değil. Suret, öğrenilmiş dünya algısı bağlamında duyu organları yoluyla zaten bir simülakrum yaratmaktadır.

Dali’nin çekmeceli kadınları simülakrumun duyumlarını, verilerini almaya hazırdırlar; gürültülü seslerle, yatağındaki çeperlere çarparak çekilip, itilirler, dizkapaklarından, bacakların kas yüklü bölümlerinden. Surete itilip çekilen boş çekmeceler kolayca kavranabilir direkt bir anlam taşıyor görünseler de aldanmamak gerekir. Katlanarak bırakılan an’lık fotoğraflar, postaya verilen, sık kullanılanlara atılan duyumlar… İspanyol, suretin, bedenin simülakrum denizinde karşıdan yükleme yapan bir dalgıç kıyafeti olduğunu mu anlatmak ister. Tembel hayvanın postuna benzeyen sinirler omuzlardan aşağı bir dokuma gibi iner.

‘’ Tanrı, insanı kendi suretinde yarattı ‘’. Göz, kulak, sorunu değildir buradaki. Tanrı’nın eylemlerinin taklidi kabaca. Bu yapıp-etmeleri Batıni okuma sorunudur. Ötesi köklerin toprak altında birbirine dolandığı bir yeraltı ormanını anıştırır. Tanrı’nın bilinmek istemesi kararı verili gerçekliği bir simülakruma, kök basıncıysa ( O’ nun kararının itkisi ) sureti guttasyonunun motoruna dönüştürür. İfadeler, jestler bunların anlam bağıntıları, arzunun şiddetiyle dışarı atılır. Şimdi suret olarak görünür kılınmıştır. Ölüm masklarının en ünlüsü Nietzsche’ninki, öyle biliyorum. ‘ Yaşamın ölüm çizgisinde bir kriz anı ‘ olduğu doğruysa, ölüm imgesinin hapsedilmesi gereken an tam o andır, ( arzunun ) kaçışı ancak suretten bir suret alınarak önlenir. Ölme arzusunun – arzunun ölümünün nihai dışavurumu… İfadesi alınamayan ki, çürümeye yüz tutmuştur, arzu işlerliğini yitirir. Tasavvufi bakışta Aşkullah, sureti değiştirir ve dönüştürür, ‘’ arzunun son noktasıdır ‘’. Sabit, donmuş bir resim vermez. Rumi’nin ressama kendi suretiyle sabit bir model sunmasının imkânsızlığı, ‘’ arzunun ‘’ bu sürekli oluş haline vurgu yapar.

Francis Bacon erkek arkadaşının portresini yapmak için onu atölyesine davet eder, arkadaşı atölyeye ulaştığında suretin çıkartılmış olduğunu görür çoktan. ‘’ İzlenim daha samimidir, belki daha ‘’ gerçek ‘’. Yüzün yüzü değiştirdiğini bilir, yüz yüze bakılsa da, bakılmasa da. Kim bilir arzuyu transfer edemeyeceğini, gelecek yüzün beklentisini karşılayamayacağını düşünmüştür. Sağlam bir kavramsal zeminde işleyen performansı ile beklentinin ( bir arzu biçimi olarak ) sureti onu ele geçirir, iş ortaya çıkar.

Deleuze ve Guattari Kafka incelemelerinde ‘’ portre – fotoğraf ‘’ izleğinde kazıyı derinleştirirler; ‘’ … Tıpkı çatının ya da tavanın engellediği arzu gibi, kendi itaat edişinden başka bir şeyden haz duyamayan itaat etmiş arzu gibi, kendi görünüşünden başka bir şeyden haz duyamayan çerçevelenmiş, dokunulamaz, öpülemez, yasak fotoğraf ‘’.

Bacon’la Kafka arasında bir bağıntı kurmayı deneyelim; Deleuze ve Guattari şöyle bir eşitlik yazarlar:

     eğik baş =             ket vurulmuş arzu, itaat etmiş ya da itaat ettirici,    
  portre - fotoğraf         etkisizleştirilmiş, en düşük düzeyde bağlantılı, çocukluk anısı,
                                    yerliyurtluluk ya da yeniden – yerliyurtlulaşma.


      dik baş =                doğrulan ya da kaçan ve yeni bağlantılara açılan arzu,                   
   müzikal ses               çocukluk bloğu ya da hayvansal blok, yersizyurtsuzlaşma.

Bağıntı demiştik, Bacon dik baş – müzikal ses eşitliğinde açıklandığı gibi portrelerinde arzuları yersizyurtsuzlaştırır, hafızanın hapsettiği – anlam üretimi, hafıza ilişkisi dolayımında – arzu dalgalarını aktarır. Abidin Dino’nun dediği gibi ‘’ ressamın işi bakmak, görmektir ‘’. Bacon bunu yapar, arzu geçişlerini, şiddetlerini renklerin verili anlamlılığıyla surette başka soyut bir simülakruma taşır.

Külliyatlı bir felsefi izleğin göstergelere dönüştüğü daha suskun bir yerden, ressam bloğundan izlenimler bunlar. Platon, İbn Sina, Spinoza, Kafka, Deleuze ve Guattari vb. okumalar – sondajlarla derinleştirilebilecek çok geniş bir alan suret ve beden kavramları.

Suret – portre baktığınız yere göre hem aynı şey, hem de çok farklı şeylerdir. Suret salt portre değildir Doğu’nun bakışında, ‘’ gerçekliğin ‘’ öykünmesidir, Tanrı’nın simülakrumunun taklidi.

Ayna evresinde insanlığın suretini taşıyan tohum, ağlamalarla yerinden kopar, katılarak atılan bir kahkahayla hız kazanır, düştüğü yerde büyür. Ana rahmindeki ‘’ androjin ‘’ oto portrenin La Joconde olarak karşımıza çıkmasına şaşırmamalı. Mona Lisa’nın Da Vinci’nin cinsel tercihi noktasına taşınması tam bir indirgeme, ince görülmemiş bir vuruş. Başyapıtın kendisiyle konuşmaktan uzaklaştıran dedikodular, söylentiler ‘’ sanatın ‘’ magazin tarafında para edecektir. İşimize bakalım; La Joconde, androjinliğini ‘’ yaslandığı ‘’, kendi suretinin tebessümle yüzüne vurduğu doğadan alır.

Leonardo, notlarında ressamın ruhunun ‘’ elleri yardımıyla, bir insan bedenini resme aktarma, kendi isteğiyle kendi bedenini kopya etme yeteneğine sahip olduğunu ‘’ belirtir. ‘’ Zira size benzeyen şeylere tutulma hakkınız, doğal olarak bütün insanlara vergidir ‘’. Uygun doğa koşulları, tozlaşma…

‘’…Aynı zamanda, senin sahip bulunduğun iyi yetenekler ve aşağı değerler, birbiriyle ilişkili kişilik parçalarında kendini açığa vuracaktır ‘’.

Bu da Doğu’dan La joconde’un estetik inancına destek olsun; ‘’ mürşit o kimsedir ki, her şeyde kendi vücudunu görmüş ola, kendinden başka âlemde hiçbir şey olmaya ‘’.

Suretten siretin ( kişilik ) okunabileceğini iddia eden tasavvufi değerler dizisi olduğu kadar, dikkati başka yöne çeken, bu konuda suskunluğu uygun gören bakışlar da vardır. Bununla yüz falı kastedilmiyor elbette.

Bir bakış; ‘’ Şeref-i zat iledir insanlık sa’yin kisbine matuf olsun
                  Suretin kıymeti yoktur asla nazarın sirete matuf olsun ‘’.   

Herhalde en etkili kozmetik, ‘’ arzuların ‘’ ve ritme uygun yaşama aşkının sureti değiştirebilmesi, güzelleştirmesi gibi görünüyor.


Cemil Atik

Not: Yazı Cey Sanat Dergisi'nde yayınlanmıştır.