<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss'><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912</id><updated>2009-10-13T17:55:29.289-07:00</updated><title type='text'>manga-anka</title><subtitle type='html'>manga-anka</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default?start-index=26&amp;max-results=25'/><author><name>ANKA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13742814878945810412</uri><email>selmaakingirgin@gmail.com</email></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>28</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-2598354660527450291</id><published>2009-07-12T11:04:00.000-07:00</published><updated>2009-07-12T11:16:05.205-07:00</updated><title type='text'>Aidiyet</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/Slol4L4wIPI/AAAAAAAAANg/Xy-G_J8l4f0/s1600-h/tarama0001.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 227px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/Slol4L4wIPI/AAAAAAAAANg/Xy-G_J8l4f0/s320/tarama0001.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5357636353904353522" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Suziki Harunobu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birisine, bir şeye veya bir an’a ait olmak, ana fikrim bu.&lt;br /&gt;Ama yazmaya kalkışınca, nedense, yabancı bir kavram gibi üzeri kabuk tutuyor. Hâlbuki zihin, duygu beraberliği çatlamadan önce böyle hissetmiyordum. Yazma arzusu, çatlamaya neden olan, kaba, hantal bir kalem olabilir mi? Bu, kutsal, kendine dönük ikili karşısında…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı, anıya dönüşümün bir adım sonrası…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşam diriliğini aktarabilecek sözü arıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haksızlık yapmaya gerek yok. Anılar yazıda nasıl zenginleşir, biz, nasıl oyalanırdık sonra. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kelimeler aranıp bulunuyorsa, en uygun olanı seçiliyorsa, şiir yardıma çağrılıyorsa, yine de yetmiyorsa… Üstelik tek tanık, ben iken… Ne dersin kanki, sorum sana… &lt;br /&gt;Alt dudağını sarkıtma, hep komik olduğunu düşündüm. &lt;br /&gt;Belki de, bu yüzden edebiyat, kendini güzelleştirmeye çalışan, endamlı, arzulu, olgun, ayna önü kadını gibi, ketumluğuna sarmalanmış, aranıp bulunmak istiyor.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Şarkılı, sözlü bir fasıl gecesinde atılmalı ilk adım. Alaturka kendi coğrafyasından, kendi gibi dupduru, süzülmeli ruhlara. Kan başka akmalı, makamlar, ruhlara işaretlerini bırakarak, başları döndürmeli; görünmez ayin masalarıdır bunlar, sofralarıdır zamanın.&lt;br /&gt;Gelmesine inanılan kıyamet saatine beş kala olmalı bütün bunlar. Veya arifesinde o günün, erken ya da geç değil. Ertesi gün, toprak altüst olduğunda çoktan başlanmış olmalı. &lt;br /&gt;Buna, treni kaçırmak üzereyken, son vagona atlama diyorum. Hiç unutmadan, hala aynı hal üzereyken… &lt;br /&gt;İlk böyle bir güç duvarı ile kurgulanıyor hal. Düşünceyi başka türlü atlatmanın yolunu bilmiyorum. O geceden sabaha, en rafine halinle seçilmiş tavır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünce ve sözcüklerinle, olanaklarının önüne serildiği zamanlarından, hani o zamanlarda, enlerden kurulu dünyanda, hep en iyi en olmaya çabalardın ya… Saatler enlere bölünmüştü, dakikalar en… Saniye farkı damarlarında, basınç bir iner, bir çıkardı bu da en. Yaşamın boyunca birkaç gerçek başarının dışında, hani için bilir, bunu başkası bilmezdi, sürekliliği olmayan renkli zamanlar yaşamıştın hani…&lt;br /&gt; Bu en iyi en olduğun tesadüfî ya da bir tarafından ter çıkarcasına çabaladığın zamanlara denk düşen renkli anların…&lt;br /&gt;Yaşam ve onun tartışmasız gerçeğidir enler. Buna yine dönüş, ölüm kadar gerçek değil mi sence… Ama biz zamanı durdurduk kanki, ensiz saatlerimiz oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Düşünce sürekliliği, hep kesintiye uğramaya müsait bir doğrudur. Hep en iyi enler keser yolunu, yaşam çoğalır. Gözler hep unutulur hatırlarsın sadece&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözler, üzerinden perdelerini kaldırmış, rengi kaybolmuş gözler, nereye kadar ilerleyeceğini kestiremezsin. Böyle en-siz zamanlarda, burada en iyi enin, eski bir kule gibi, tek başına, yıkılmaya yüz tutmuş bir tepede, en iyi rüzgârların önünde, en iyi duruşuyla duruyorsa… Üzerindeki tepenin altında, karanlık ormanın diplerinden, buz tutmuş bir kurt uluyor, gözleri fes rengi, lütfen unutma. Rengini ben görebiliyorum. &lt;br /&gt;Bir ayağım çölde, kulenin altına kum sermek için. Bir ayağım serin çimenlerde, rüzgâr ayağımı üşütüyor, diriltici, uyarıcı ve neşeli. Yeşilden yanayım. &lt;br /&gt;Biz seninle bedenden beden yaratırken onda kendimizi seyrederken olup bitiyordu her şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi ait olabilirim. Ama olmuyor. Her şeyi düşünüp, taşındım, ait olabileceğim en iyi muhatabı da buldum. Bu süreç ile ilgili planlarım, zamanlamam da doğru ama olmuyor olmuyor, olmuyor… Düşünerek olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle oluyor;&lt;br /&gt;Ait oluyorsun, sonra idrak ediyorsun. Yani biliyorsun ne kadar ait olduğunu; bu tuhaf hikâyenin şifrelerini çözerken, hiç aklına gelmeyen bir zaman dilimini geride bırakmış oluyorsun. Onu tarif edeceğin gün, yeni bir başlangıçmışçasına, geçenin ne olduğunu anlamaya çalışırken, çoktan şaşıracağın bir zaman dilimi olarak hayat karşında duruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık aitsindir. Ne sunup, ne sunmadığınla şekillenmiş bir aidiyet. Sana düşen, bu aidiyete bir melodi hediye etmektir. Ya da yoksa eğer, boş ver gitsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep içimin en güzel yanı, sakladığım gül kuyularım oldu. Üzerleri ince tadında bir melankoli ile örtülü…&lt;br /&gt;Hani çöllerde, ağaçların, çalıların ihtiyacı olan suyu, gün ağarırken sisle birlikte üzerlerinden şefkatli bir el gibi okşayıp geçen sabah, hepsinin yapraklarına, onlara gün boyu yetecek kadarını, dudaklarının ucuyla masal gibi bırakır ya, benim sabahlarımda böyledir. Melankoli, sabah esintisi olurda, içinde kaç çeşit koku saklar bilmiyorum, gül kuyularım rengârenk titreşirler. Örtüyü kaldırmaya kalksam, tüm çiçeklerim yanacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte aidiyetimde bu kuyularımın da hakları vardır. Ben, onlarla beraber benim. Beni severken, aslında onların her birini ayrı ayrı sevmiştin. Ne kadar Kalabalık bir âşıklar grubuyuz. Birde senin anlatmadıkların var. Hemhal olmak, yanmak, olmak… Kanki, aşk zor zanaat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selma Akın&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-2598354660527450291?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/2598354660527450291/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=2598354660527450291&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/2598354660527450291'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/2598354660527450291'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2009/07/suziki-harunobu-aidiyet-birisine-bir.html' title='Aidiyet'/><author><name>ANKA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13742814878945810412</uri><email>selmaakingirgin@gmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09333576808844790249'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/Slol4L4wIPI/AAAAAAAAANg/Xy-G_J8l4f0/s72-c/tarama0001.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-2973217350304703176</id><published>2009-06-15T07:38:00.001-07:00</published><updated>2009-06-15T07:43:10.915-07:00</updated><title type='text'>Kader</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_qRVX_TUmd80/SjZdiTbmjsI/AAAAAAAAABs/sh50_roJQ7I/s1600-h/innenraum.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 278px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_qRVX_TUmd80/SjZdiTbmjsI/AAAAAAAAABs/sh50_roJQ7I/s320/innenraum.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347564451462024898" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Eser: Anselm Kiefer&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi yapı-bozumun; elekten geçenler dış şartlar olsun, geride kalan taşlar, işte onlar senin. Hayat denen nehre kadar götürüp, karşı kıyıya geçmek için, basamak olsun diye içine attığın. Nereye gidiyorum diye sormak istediğinde, üzerinde soluklandığın. Özgürlük istiyorsun belli, kendine mahkûm olmak senin anladığın. Kaynağın manifestosuna ahde vefa… Sen, hayatsın, hayatın bir ilmeği, bir işliği, bir göz, bir bakış, hepsi bu. Kaynağa dönecek olan sensin, sadece sen, dönebilirsin kaynağa, başka bir deyişle. Tozsuz, topraksız, kirsiz, elbette…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Atik&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-2973217350304703176?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/2973217350304703176/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=2973217350304703176&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/2973217350304703176'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/2973217350304703176'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2009/06/kader.html' title='Kader'/><author><name>cemil atik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12423469533179713848</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='12838821711264242996'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_qRVX_TUmd80/SjZdiTbmjsI/AAAAAAAAABs/sh50_roJQ7I/s72-c/innenraum.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-1501436026422274318</id><published>2009-06-04T06:51:00.000-07:00</published><updated>2009-06-04T06:54:24.613-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_qRVX_TUmd80/SifSCGOle-I/AAAAAAAAABk/MRGhbGhq7bI/s1600-h/Perfume.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 301px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_qRVX_TUmd80/SifSCGOle-I/AAAAAAAAABk/MRGhbGhq7bI/s320/Perfume.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5343470416371743714" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ses&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arzuların kafesine sıkışmış kuşları düşünüyorum, kanatlarını unutmuş, o kanatlara yüklü ormanları, çocuk korkuları, perilerin fısıltısını getiren rüzgârları… Unutulmuş bir mezar taşının başında yabancı gözyaşlarını, caddeleri her gün yürüyen şu ebedi ruhları.  Çıldırtan güneşe inat,  yatıştıran can suyu yağmuru. Bir gerginlik bu, hepimizi kendine doğru çeken, genişledikçe canımızı yakan. Gel dinle beni, bir kanadını kaldır yukarıya, gökyüzüne tut, ayağın sürdürse de toprakta kalmayı. Sen maviydin, sen uçurumdun unuttun mu? Senden açtı bu çiçek, bu koku da sensin, bu korku da… Senin için bu esinti, senin için inleyiş, senin için bu bela, senin için sabır, senin için bu kahır… Hepsi senin için… Hüsran da sensin, mazhariyette. Ne varsa çevrende sensin işte, ah çocuk! Bu giysi senin; düğün evi, cenaze evi, aşk evi için dikilmiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Atik&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-1501436026422274318?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/1501436026422274318/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=1501436026422274318&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/1501436026422274318'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/1501436026422274318'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2009/06/ses-arzularn-kafesine-sksms-kuslar.html' title=''/><author><name>cemil atik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12423469533179713848</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='12838821711264242996'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_qRVX_TUmd80/SifSCGOle-I/AAAAAAAAABk/MRGhbGhq7bI/s72-c/Perfume.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-4873853249238284048</id><published>2009-06-03T07:50:00.000-07:00</published><updated>2009-06-03T07:55:02.980-07:00</updated><title type='text'>Kayıp Bir Kitabın Peşinden</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_qRVX_TUmd80/SiaOtdccM1I/AAAAAAAAABc/8MhItVZMm74/s1600-h/iceland.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_qRVX_TUmd80/SiaOtdccM1I/AAAAAAAAABc/8MhItVZMm74/s320/iceland.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5343114919570846546" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris Savcısı, birkaç gün sabahlayarak varlık buldu defterlerimin üzerinde. Bozkırın ortasında, arzın merkezine, çağının mitlerinden biriyle inen bir kentin, aslında bir çukurun kuşağına yarasalar gibi tutunmuş insanların yaşamına, bir elin parmaklarını geçmeyen kahramanlarıyla eğilip bakan bir yazım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiki zamanın, gelecekte zorunlulukla yumuşayan, bildik yenidünya siyasetini, arayışın durgunluğu içinde, görece özgürlüğün kişi için hala tehlikeli olabileceğini anlatıyordu. Uykunun, düşlerin, gözlemcilerle savaşıydı; aklı yok edebilen ama düşlere yenilenlerin…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gündelik hayatın zaaflarını taşıyan, tasarlamadıkları yolların işaretlerini okudukça, güvensizlikle başlayan sorgulamalarını yazdırdılar bana onlar. Vaiz, Oleg O. , Sapar Murat, Okçu Kadın, Kör Kız, Köpeği, elbette Düş Gören.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uykunun kontrol dışı, otomatik rüzgârına, esrik, sıcak sulara doğru yelken basıp, geçti. Argonotların kısa yolculuğu gibi; merak, ‘’ korsanlık ‘’ bir arada. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaybolmak istedi, kendi dileği bu, talihsizlikten öte. Okunmak istemedi. Belki kaderin gizli ilkelerinden birini çalıştırdı, belki de kızdırdı. Hani sürprizleri sever ya kader, onun gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Atik&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-4873853249238284048?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/4873853249238284048/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=4873853249238284048&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/4873853249238284048'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/4873853249238284048'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2009/06/kayp-bir-kitabn-pesinden.html' title='Kayıp Bir Kitabın Peşinden'/><author><name>cemil atik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12423469533179713848</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='12838821711264242996'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_qRVX_TUmd80/SiaOtdccM1I/AAAAAAAAABc/8MhItVZMm74/s72-c/iceland.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-8846632717592931307</id><published>2009-06-02T09:34:00.001-07:00</published><updated>2009-06-02T09:48:09.921-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SiVXwLyER5I/AAAAAAAAANQ/wdpGI1ID4s8/s1600-h/partyinparis1931maxbeckman.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 196px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SiVXwLyER5I/AAAAAAAAANQ/wdpGI1ID4s8/s320/partyinparis1931maxbeckman.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5342773018253084562" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yetişkin Huzuru&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Semirmiş bayağı, pembe, beyaz, toparlak yüzünde al bir gülümseme. Beyimiz, tıkır tıkır işliyor hayatın içinde; tik, tak, tik, tak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani erkek uyumazdı, huzur kadınsıydı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu fani bulamadı aile erkeklerinin huzurunu; SON(UÇ) İŞTE BU!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arnavut Lokantası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Atik&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-8846632717592931307?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/8846632717592931307/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=8846632717592931307&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/8846632717592931307'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/8846632717592931307'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2009/06/yetiskin-huzuru-semirmis-bayag-pembe.html' title=''/><author><name>ANKA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13742814878945810412</uri><email>selmaakingirgin@gmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09333576808844790249'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SiVXwLyER5I/AAAAAAAAANQ/wdpGI1ID4s8/s72-c/partyinparis1931maxbeckman.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-7571633293153371778</id><published>2009-06-02T09:19:00.000-07:00</published><updated>2009-06-02T09:33:52.815-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SiVUQl_Q6rI/AAAAAAAAANI/0DK3tNa3Oyo/s1600-h/8.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SiVUQl_Q6rI/AAAAAAAAANI/0DK3tNa3Oyo/s320/8.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5342769176997063346" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Irmak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağış durdu, çamuru parçaladı, püskürttü yüzünden, görünür oldu ayağı koyacağın yer.&lt;br /&gt;Geç, git işte; açık açık özgürsün işte…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Atik&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-7571633293153371778?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/7571633293153371778/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=7571633293153371778&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/7571633293153371778'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/7571633293153371778'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2009/06/irmak-yags-durdu-camuru-parcalad.html' title=''/><author><name>ANKA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13742814878945810412</uri><email>selmaakingirgin@gmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09333576808844790249'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SiVUQl_Q6rI/AAAAAAAAANI/0DK3tNa3Oyo/s72-c/8.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-6378675625257502695</id><published>2009-06-02T09:12:00.000-07:00</published><updated>2009-06-02T09:14:34.425-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SiVP1Z1ShAI/AAAAAAAAANA/xNK0kuOhVoc/s1600-h/IMG_0028.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 241px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SiVP1Z1ShAI/AAAAAAAAANA/xNK0kuOhVoc/s320/IMG_0028.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5342764311831020546" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kuantum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kazançların, kayıpların belirsiz melezlenmesini, birbirlerini, ıssızlarda satirik gırtlak takırtılarıyla dölleyişlerini, ayın aksine fışkırarak düşen bir döl parçasının dev bir yayınca yutuluşunu, devindirişini sus pus suları içgüdüsüyle… Ağababası, içimi tatlı ağların. Hepsini gördü bu gözlerim. Hesap tutmayı bırakalı yenice… Melezlendik, karıştık, güne döndük, soğuk, dağa kapandık, rüzgâra verdik kokularını sevimizin. Yine biz olduk karanlığa karşı, ürettik bizi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi ne oldu, soruyorum, kalbimin çocuk çarpan en gizli yeri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Atik&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-6378675625257502695?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/6378675625257502695/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=6378675625257502695&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/6378675625257502695'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/6378675625257502695'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2009/06/kuantum-kazanclarn-kayplarn-belirsiz.html' title=''/><author><name>ANKA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13742814878945810412</uri><email>selmaakingirgin@gmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09333576808844790249'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SiVP1Z1ShAI/AAAAAAAAANA/xNK0kuOhVoc/s72-c/IMG_0028.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-6129617424938144578</id><published>2008-10-22T06:32:00.000-07:00</published><updated>2008-10-22T06:53:52.700-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SP8v4vWN5BI/AAAAAAAAALc/LJ3UCib1IRc/s1600-h/02.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SP8v4vWN5BI/AAAAAAAAALc/LJ3UCib1IRc/s320/02.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5259975541620859922" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Resim: Cemil Atik&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris Savcısı 3. Bölüm&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;oleg o.'nun Seçimi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Metro asansörlerde yatay hatlardan birinin içinde 19. kat istasyonunda inmek üzere ayağa kalktı. Tiz uğultu azaldı, homurdandı sonra. Açık turkuvaz kostümünün hikayesini düşünüyordu kapı arkasından kapanırken. Kostüm, bozkırın kuşattığı bu  ülkede bir misyonla bulunduğunu göstermenin geleneksel koşuluydu. Yasa... Gönüllü olarak itaat edileni. Metro asansörün rüzgarıyla uçuşan kağıdı havada yakaladı, yüzüne az kala. İştar'ın Kızları'nındı ilan; KADINLARINIZI GERİ ALIN!.. Nörokimyasal birleşmeyi destekleyen bir STK'ydı önceleri, artık işi kadın ticaretine dökmüşlerdi. Kimse buna ses çıkarmadı, Açık Bütünleşme Vakfı bile, sanki kendisi hiç varolmamışçasına ortalarda görünmedi. Bela olabilecek politik bir sorun kendiliğinden hallolmuştu, hiç çaba sarf etmeden. İçi çürüyerek büzüşmüş bir kara kütle, kabuk...Başını eğerek yürüyor, kağıdı büzüştürüp cebine koydu hızla.Pul kapı içeri duvarlara çekildi, ayakkabılarını bile çıkarmadan yarı çıplak kalmıştı, turkuvaz kostümü, bir ton daha koyu olan yakalığı bir çırpıda sandalyenin üzerine yığdı. Günahın gizli hazzıyla karışık pişmanlığı rahatsız etmiyor, işi içine girip yaşamaktan başka bir çıkar yol olmadığını anlamış. Duşta aklındaydı, akşam kahvaltısında da. İlanı gözden geçirdi hiç dokunmadan, büyük puntolarla yazılmış telefon numarasını okudu içinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;gazeteci&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Editörün masası neredeyse bomboş, işi bıraksa ya da kovulsa, şapkasını ve ceketini askıdan sıyırıp sokağa çıkması sadece birkaç dakikasını alırdı. Kimseyle vedalaşmaz. Geriye hatıra kancalamaktan tiksinirdi neredeyse, zavallı bir dilencinin yapacağı işti bu. Taşıyıcının çürüyen bedenini kurtlanıncaya dek geri dönüp gözetlemek.Yokluğun yaratacağı boşluğu bir hikayeye, şeye taşıtmak insanın büyük düşkünlüğü, bedenin korkusu ölümden, bulaştırmak sahte ölümsüzlüğü. O böyle söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;oleg o.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;...Numarayı çevirirken akut bir panik atak geçirdi, bedeni kaçıp gitti oradan, Oleg O. bunu anlayamadı. Boğazını üç kısa öksürmeyle açtı; ''alo''. Sigara hala var. Orta yaşın üzerinde bir kadın sesi tekrarladı, ''Alo''.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;''...Kimyasal sinir ilişkisiyle ilgileniyorum...İlanınızı asansörlerde edindim, bunun dışında bir bilgiye sahip değilim. Buyurun...''&lt;br /&gt;'' Genellikle böyledir zaten, (peder diyecekti ki, es, toparladı)beyefendi. Katılımcılarımızın listesine sizi de eklemek isteriz.Kişisel tanım numaranızı bana telefonda söylemeniz yeterli, bize birkaç saniye verebilir ya da size dönmek üzere telefonu kapatabilirsiniz...''&lt;br /&gt;'' Beklemek istiyorum, 5002743-E-YM''.&lt;br /&gt;''...Bay Oleg O., yabancı misyonda görevli bir peder, ülkemize hoş geldiniz''.&lt;br /&gt;'' Teşekkür ederim''.&lt;br /&gt;''Yarın sizinle saat 14.00'de evinizde, anlaştık mı peder? Bu benimle bir öngörüşme yapmanız demek''.&lt;br /&gt;''Bekliyorum sizi''. Telefonu kapattı aceleyle. Elleri titremeye devam etti, arkasına yaslandı, derin bir nefes verdi odaya. Konuşmak için seçilmiş bir meslek, içindeki sessiz hüznü duymamanın tek yolu. Katlanılması güç boğucu hüzün, yüksek bir nem gibi. Birçok insan öyle ya da böyle katlanıyor işte. Konuşmak bir eylemdi, öteki türlüsü, kalbin ölümünü izlemenin sadistçe oldunu düşünüyordu. &lt;br /&gt;Yarın: 14.00... Kadının silueti parçalanarak girdi içeri, bir ışık, renk topuna dönüşüp, bir arp sesi çıkardı. Açtı kapıyı. Neredeyse 60'ında, üzerinde gri sarı çiçekli bir elbise bulunan kadın, başıyla kısacık selamlayarak onu girdi içeri, salonun ortasına yürüdü, ayakta bekledi. Düğmeden elini çeker çekmez yavaşça, geriye döndü, kadınla göz göze geldi. Topluca, iri kemikli, saçları metal gri, yeşil gözlü esmer kadını selamladı, yürüdü, elini uzattı.&lt;br /&gt;''Hoş geldiniz hanımefendi, buyurun şu koltuklara geçin...'' Oleg O.'un üzerinde beyaz bir gömlek vardı, siyah pantolon, siyah ayakkabılar. Turkuvaz haçı indirmişti yerinden, az da olsa belli izi. Az önce kadına doğru yürüdüğünde bir an için bile olsa, bu ize çevirmişti bakışlarını. Kadının bunu mesafe-göz göze ilişkisindeki tek temel ilke,  tehditkar olmaması gereken o bildik, bakışı kaçırma olduğunu düşünmesini diledi. Öyle de olmuştu. Kadın bacak bacak üzerine attı, çıplak bileklerini kavrayan turkuvaz kayış, tepecik, parmakları kavrayıp sıkıştıran yumuşak siyah bir sivrilti.&lt;br /&gt;''Bay Oleg O., kurallarımızı hatırlatmak üzere buradayım, biz köklü bir kuruluşuz ancak son dönemlerde yaşadığımız mali sıkıntı size ön bir ruh çözümlemesi yapmamızı olanaksız kılıyor, öyle ya bir misyonerle  konuşuyorum, kuvvetlerin ayırtında biriyle. Biliyorsunuz vakit kredi demektir, daha ziyaret etmem gereken o kadar yetişkin erkek var ki. Şöyle söyleyebilirim; kredi miktarı taksitlendirilebilir, ev ödeme sisteminden bunu yapabilirsiniz''. Kadın gözlerini sıkıcı bir gülümseme eşliğinde kısıyor. Bazen öne, karnını dizlerine doğru eğiyor. Devam ediyor; '' kızlarımıza uygulanacak gönülsüz sözlü veya fiziki bir şiddetin cezasını size belirtmeliyim. Böyle bir durumda sisteme girişinizi bölge savcısına bildirmek zorundayız. Bu arada kayıt yok peder, pornografik illüzyonları kabul edemeyiz, sadece biz kayıt yapabiliriz. Kısa bir sözleşme metnini kayıt altında okuyacak ve kabul edip etmediğinizi bildireceksiniz. Sonra bütün kimyasal sinir ilişkisi kaydedilirken siz, kültün tadını çıkartabilirsiniz.'' Aba altından sopa...Kutsal görevi bir tehdide dönüşmek üzere.&lt;br /&gt;'' Kaçınılmazdı '' dedi kısık sesle. &lt;br /&gt;'' Ne, ne dediniz?..''&lt;br /&gt;'' Kaçınılmazdı, şey, yani böyle tehditlerin varlığı, kızlara...''&lt;br /&gt;'' Ne yazık ki. Gerçi yılda bir ya da iki vakaya rastlıyoruz ama olsun. Evet kaçınılmaz... Devam edelim mi; kızları seçme hakkınız yok. Kabul eder ya da reddedersiniz hepsi bu.'' Rüzgar camın yüzeyini yaladı, veriler akmaya başladı bilgisayara. Lir yağmuru imledi. Meteoroloji raporu, zorunlu vatandaşlık bilgisi. Sonbahar.&lt;br /&gt;''Anlaştıysak, lütfen numaranızı bilgisayara girin''.&lt;br /&gt;'' Sanırım anlaştık''. Yaslandığı deri koltuktan doğruldu. Kadın da onu izledi. elini uzatıp, ''Adınız?..'' dedi.&lt;br /&gt;'' Daha sonra peder...'' Bunu utandırmak için yapmıyor, çok doğal bir şekilde çıkıyor dudaklarından, ne mimik, ne de jest var. Bilgisayarı açtı, mesajı izledi; akşam üzeri yağış bekliyordu çukur. Sisteme kredi bilgilerini girdiğinde kuantum bilgisayarı bir yüz çağırdı; '' Bay Oleg, bana vereceğiniz adı merak ediyorum. Yarın öğleden sonra 14.00'de sizi ziyaret etmekten onur duyacağım''. İddiasız bir yüzü vardı kızın, kumral, olağan dışı saldırgan gözler. Soğukkanlı olmaya özen gösteren sinirli tiplerden. Onayını istedi, Oleg O. tuşlara dokundu. Görüntü hızla kaybolurken kızın sesi odada yankılandı; ''görüşmek üzere...''&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;editörün gündüz düşleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sağ ayağını ışık dolu birikintiye doğru uzatıp başparmağını usulca içeri daldırdı ve hemen çekti, sıcak olmasını öngörmüştü, soğuktu. Hareketi atladı, dizlerinin altına dek ışığın içindeydi şimdi. Bütün bedeni sarı bir fonun önünde grileşmeye başladığında, beyni uyan sinyalini bir sinir hücresine yükledi. Sağ elini masada titretti ardından. Kafasını kaldırırken koltuğu gıcırdadı, geriye doğru gitti. Sonbaharın avcı ışığı gözbebeklerinde kısa bir şişmeye neden oldu, onları sıkıca kıstı, sağ elini yumruk yaptı. Sol ayağı üzerine sanki bir çakıl taşı saplanmışçasına acıyordu. ayakkabının düğmelerini - bağcıklarını demeliydi-gevşetti, ağrı kaybolduğunda kendini koltuğa bırakmıştı. Hiç bu kadar yorgun hissetmemişti bedenini. Do minör keman... Müziğin kanı, hüzün oldu hep, sesi dinledi, kalbine indirdi, yaz yağmurunun yalnızlığı, geçiciliği bir masumun gözyaşları gibiydi, çarçabuk gülmeye dönüşebilecek. Hemen ikna edilmişti, mutluydu şimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Hemşire iğneyi kelebekten çekiyor. Eldivenlerini çıkartırken, sağ bacağını kaşıdı durarak. Şırıngayı, eldivenleri küçük ilaç şişesini bir deliğe doğru itekledi. Cızırtılı bir emilme sesiyle birlikte dönerek bilgisayara son bilgileri girmeye başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devam Edecek...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-6129617424938144578?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/6129617424938144578/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=6129617424938144578&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/6129617424938144578'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/6129617424938144578'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2008/10/paris-savcs-3.html' title=''/><author><name>ANKA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13742814878945810412</uri><email>selmaakingirgin@gmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09333576808844790249'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SP8v4vWN5BI/AAAAAAAAALc/LJ3UCib1IRc/s72-c/02.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-2906346426468954969</id><published>2008-10-22T06:18:00.000-07:00</published><updated>2008-10-22T06:24:32.240-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SP8okqlsObI/AAAAAAAAALU/OJk1U6bssFU/s1600-h/Y%C3%BCcel+Zorlu.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SP8okqlsObI/AAAAAAAAALU/OJk1U6bssFU/s320/Y%C3%BCcel+Zorlu.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5259967500164807090" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Fotoğraf: Yücel Zorlu&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Size bir de denildi ki hayat karanlıktır diye ve sizler bezginliğinizde tekrar ede geldiniz, bir bezgin tarafından ne söylenmişse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ben derim ki hayat, sahiden karanlıktır, insiyak olduğu zaman başka.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve her insiyak kördür, bilgi olduğu zaman başka.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve her bilgi beyhudedir, çalışma olduğu zaman başka.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve her çalışma nafiledir, aşk olduğu zaman başka.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve her ne zaman aşkla çalışırsanız kendinizi kendinize raptedersiniz ve ötekine ve Allah’a.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;halil cibran&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-2906346426468954969?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/2906346426468954969/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=2906346426468954969&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/2906346426468954969'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/2906346426468954969'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2008/10/fotoraf-ycel-zorlu-size-bir-de-denildi.html' title=''/><author><name>ANKA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13742814878945810412</uri><email>selmaakingirgin@gmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09333576808844790249'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SP8okqlsObI/AAAAAAAAALU/OJk1U6bssFU/s72-c/Y%C3%BCcel+Zorlu.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-900445891382617838</id><published>2008-10-06T04:33:00.000-07:00</published><updated>2008-10-06T04:40:37.694-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_qRVX_TUmd80/SOn4OwKNOvI/AAAAAAAAABE/UU0ucqeQmYg/s1600-h/11.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://4.bp.blogspot.com/_qRVX_TUmd80/SOn4OwKNOvI/AAAAAAAAABE/UU0ucqeQmYg/s320/11.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254003372633963250" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Fotoğraf: Yücel Zorlu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;meta equiv="Content-Type" content="text/html; charset=utf-8"&gt;&lt;meta name="ProgId" content="Word.Document"&gt;&lt;meta name="Generator" content="Microsoft Word 10"&gt;&lt;meta name="Originator" content="Microsoft Word 10"&gt;&lt;link rel="File-List" href="file:///C:%5CDOCUME%7E1%5CSELMAG%7E1%5CLOCALS%7E1%5CTemp%5Cmsohtml1%5C01%5Cclip_filelist.xml"&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;w:browserlevel&gt;MicrosoftInternetExplorer4&lt;/w:BrowserLevel&gt;  &lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 	{size:595.3pt 841.9pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman";} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Müjde&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Şimdi soyunup attım imleyen renklerinizi, toprağa gömdüm hiddetimi; yüzünüze baktığınız tek yer, ayna yüzümü… &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Özgürlüğün korkutamadığı o çocuğu ne çok özlemişim, hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayan. Asude bahçelerinizin çiçek rayihalarında mekansız kokular var herkes için, hiç kimsenin. Birbirlerinizin bahçelerine ayıraç yol üzerinde bu gezgin.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Soğuk, derin, berrak o nehre yürüyüşüm, koca kayaları bir beşik gibi ellerimle yüzdürüşüm, gün batımında… &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Cemil Atik &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-900445891382617838?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/900445891382617838/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=900445891382617838&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/900445891382617838'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/900445891382617838'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2008/10/fotoraf-ycel-zorlu-normal-0-21.html' title=''/><author><name>cemil atik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12423469533179713848</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='12838821711264242996'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_qRVX_TUmd80/SOn4OwKNOvI/AAAAAAAAABE/UU0ucqeQmYg/s72-c/11.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-2843995747796766150</id><published>2008-10-05T06:27:00.001-07:00</published><updated>2008-10-06T04:42:05.315-07:00</updated><title type='text'>...aralıkta durmanın rengi...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_qRVX_TUmd80/SOjBT-FR1TI/AAAAAAAAAAg/A2zoZT8E-Ws/s1600-h/25.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5253661514154497330" style="margin: 0px auto 10px; display: block; cursor: pointer; text-align: center;" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_qRVX_TUmd80/SOjBT-FR1TI/AAAAAAAAAAg/A2zoZT8E-Ws/s320/25.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Fotoğraf : Mustafa Dedeoğlu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;meta content="text/html; charset=utf-8" equiv="Content-Type"&gt;&lt;meta content="Word.Document" name="ProgId"&gt;&lt;meta content="Microsoft Word 10" name="Generator"&gt;&lt;meta content="Microsoft Word 10" name="Originator"&gt;&lt;link href="file:///C:%5CDOCUME%7E1%5CSELMAG%7E1%5CLOCALS%7E1%5CTemp%5Cmsohtml1%5C01%5Cclip_filelist.xml" rel="File-List"&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 	{size:595.3pt 841.9pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Duyum&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Mavi yaz akşamlarında, özgür, gezeceğim,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Ayaklarımın altında nemli, serin kırlar;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Başakları devşirip otları ezeceğim,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Yıkayıp arıtacak çıplak başımı rüzgar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Ne bir söz, ne bir düşünce, yalnız bitmeyen bir düş&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Ve yüreğimde sevgi; büyük, sonsuz, umutlu,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Çekip gideceğim, çingene gibi, başıboş&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Doğada, - bir kadınla birlikte gibi mutlu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;20 Nisan 1870 Arthur Rimbaud&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-2843995747796766150?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/2843995747796766150/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=2843995747796766150&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/2843995747796766150'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/2843995747796766150'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2008/10/duyum.html' title='...aralıkta durmanın rengi...'/><author><name>cemil atik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12423469533179713848</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='12838821711264242996'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_qRVX_TUmd80/SOjBT-FR1TI/AAAAAAAAAAg/A2zoZT8E-Ws/s72-c/25.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-3268969254187340741</id><published>2008-10-04T04:36:00.000-07:00</published><updated>2008-10-04T04:46:13.443-07:00</updated><title type='text'>Kim Yalancı</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SOdWCEUCwBI/AAAAAAAAAKI/ezGUihpi034/s1600-h/danton.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5253262083868508178" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SOdWCEUCwBI/AAAAAAAAAKI/ezGUihpi034/s320/danton.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;                                                                &lt;span style="font-size:85%;"&gt;Eser:&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size:85%;"&gt;Danton&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Kim Yalancı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umuda ilişkin; sinmiş arzulardan ölünün kokusu duyuluyor, en saf olanları yeşil başaklar gibi bebek olsa da… En küçük hareketle senin bu mütevazı kutlamana katılan biri var oysa. Henüz büyümemiş bir çocuk avutucusu olduğunu düşündüğümüz anlar; acılarımızın büyük ve olgun, umutlarımızın beşikten yeni indiği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanılsamanın böylesi… Yürüyüşün ‘’ anlamsızlığına ‘’ ilişkin o ‘’ yüce ‘’ varoluşçu çıkarsamamız… Ne olgunuz böyle, ne ihtiyar… Kötü ebeveynleriz aslında en hafifinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umudu büyütmek, çocuk büyütmek; kim bir çocuğun yaşama sevincini elinden alır ki… Ne canidir böylesi. Peki ne demeli bizlere, umut bebeğini, yaşamın gönençleri, asudelikleriyle kandıranlara…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ihtimaldir ki, acı vurmasın kalbini, masallardaki gibi yaşasın… Yoksa masal yazanlardan mı olsun bilgece; acıyı her seferinde ‘ bir varmış, bir yokmuş ‘ ile anlatsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Atik &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-3268969254187340741?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/3268969254187340741/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=3268969254187340741&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/3268969254187340741'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/3268969254187340741'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2008/10/kim-yalanc.html' title='Kim Yalancı'/><author><name>ANKA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13742814878945810412</uri><email>selmaakingirgin@gmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09333576808844790249'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SOdWCEUCwBI/AAAAAAAAAKI/ezGUihpi034/s72-c/danton.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-3577863697136214943</id><published>2008-10-04T04:23:00.000-07:00</published><updated>2008-10-04T04:33:14.245-07:00</updated><title type='text'>Katil Çocuklar Üzerine</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SOdUM0g4RiI/AAAAAAAAAKA/6joscbvJq4k/s1600-h/biennale.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5253260069582685730" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SOdUM0g4RiI/AAAAAAAAAKA/6joscbvJq4k/s320/biennale.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SOdTbc43t4I/AAAAAAAAAJ4/NNU-ONp3tI4/s1600-h/image006.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Katil Çocuklar Üzerine&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar öldürmeye başlarsa; gündelik hayatın doğal ritminin bozulduğu her sosyolojik çatlakta kopyalamak, korunmak türünden yansıtıcılar kuşanırlar… Liberya benzeri ülkelerde ürkütücü boyutlara varan çocuk katil olgusu en cinsinden bir&lt;br /&gt;‘’ doğallık ‘’ artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk katil, uyuşturucunun öldüren sığınmacılığına soyunuyor, kopyalamak, korunmak için küçük işaret parmağı ölümü imliyor şimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyüklerin nedenleri kadar saçmadır ilk bakışta ancak, daha derine bakınca bu cürümün bir kimlik sorunu olduğu aşikardır. Yani kim, sonrada nerede olduklarının, yaşamda hem ruh hem de mekan ölçeğinde konumlanmalarının vazgeçilmez bir yolu olarak kopyalamak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keyiften önce, yaşamın en ağır kırılmasıyla tanışmak, oyunun büyüklerin dünyasından kalkmasıyla başlıyor. Olağan koşullarda muhtemel mutlu ebeveynlerin varlığı çocuğa, yaşamdan keyif almayı oyuna dönüştüren doğal çevrimine zaman kazandırıyor olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir iç savaş doğal sosyal akışın kimliklerini öldürme edimi için tekilleştirir; bir savaşçıya dönüşmek en hafif tabirle baskın figür modeli oluverir, çocukların öteki çocukları öldürdüğü, paylarına büyüklerin namlularının önüne düşmenin de olağan hale geldiği…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geride ne masum modellemeleriyle çocukluk, ne gençlik ne de ebeveyn olmak kalır. Liberya uç bir örnek olabilir ama ‘’ normal ‘’ akış içindeki suç unsurlarının da kaynağı, ölçek ne olursa olsun hep aynıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Site Yönetimi &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-3577863697136214943?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/3577863697136214943/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=3577863697136214943&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/3577863697136214943'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/3577863697136214943'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2008/10/katil-ocuklar-zerine.html' title='Katil Çocuklar Üzerine'/><author><name>ANKA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13742814878945810412</uri><email>selmaakingirgin@gmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09333576808844790249'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SOdUM0g4RiI/AAAAAAAAAKA/6joscbvJq4k/s72-c/biennale.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-3987374099298924053</id><published>2008-09-23T13:28:00.000-07:00</published><updated>2008-09-23T13:33:51.753-07:00</updated><title type='text'>Neyin Başlangıcı?</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SNlSlld966I/AAAAAAAAAJw/7RUL-ogygkE/s1600-h/3d-frog-painting.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5249317646343465890" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SNlSlld966I/AAAAAAAAAJw/7RUL-ogygkE/s320/3d-frog-painting.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Neyin başlangıcı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin malumu; Reagan –Thatcher aksında doktirinize edilen, serbest piyasa kuramı musalla taşında. Piyasanın kendi koşullarının bir tür evrim mantığı ile mutlaklaştırıldığı bir düzendi. Şimdilerde işin içinde saklı ikiyüzlülük görünür oldu; cenazeyi, düzenin devamı için ayak bağı olarak görülen devletin kaldırmasının istenmesi… Liberal kapitalizmin kodamanları birer birer Amerikan Merkez Bankası’nın sahte kanatları altına nasılda sıvışıveriyorlar. Ama hep bize aksini vaaz etmemişler miydi? Bakınız; Kemal Derviş’li yıllar…Bugün de bizde, batı cephesinde, değişen bir şey yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamu yararının, sözüm ona yine kamu yararına iğdiş edildiği, ‘’ köpeksiz ‘’ küresel köyde değneksiz dolaşıldığı bir dönemi soluyoruz. Serbest piyasa dinamikleri ( dinamitleri belki de ) paranın ve sermayenin önünü açmak için dünyada girilmedik ülke, kent, ilçe, kasaba, köy, mecra bırakmadı. ‘’ Yatırım ‘’ Bankacılığının küresel dolandırıcılığın amiral gemisi olduğu artık aşikar, gemi yan yattı, parlak çocuklar sahile vurdu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatırım Bankacılığı, temelde küçük, orta yada büyük işletmelerin, yatırımcı sanayicilerin ekonomik danışmanlığını, yatırımların maliyet analizlerini yapmak amacını gütmeliydi ama öyle olmadı. Hiçbiri, sofistike, kuramsal analiz yazılımlarıyla donatılmış bilgisayarlarının önünden kalkıp, ultramodern ofislerinden çıkmak, hakiki üretim aşamalarının doğru noktalarında konumlanmak üzere kurgulanmamışlardı. Müşterisinin fabrikasında, küçük atölyesinde, nihayetinde ekmek kapısında, işletmenin hedefini, düşlerini gerçekleştirmek, beyaz yakalarına sıçrayabilecek, emeğin yağını, kirini, pasını, tozunu onurla taşımak, onun bir parçası olmak gibi bir ilke de taşıyor değillerdi. Hakikatin sanalla değiş tokuş ettirildiği proto-stereo tipler; tefecilerin inançlı kumarbazları…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘ Kimseyi hor görme ama kötüyü de hoş görme ‘. Bu bizim deruni felsefemizin yürek cümlesi, bir bildirge… Yaşananlardan yeryüzündeki hiçbir insana mutluluk çıkmayacak ne yazık ki. Kimilerinin söylediği gibi yaşananlar salt Amerikan kapitalizminin krizi de değil üstelik. Riski satın alma, mevduat garantisi, pek yabancı gelmemiş olmalı sizlere. ‘’Ekonomik krizimizde’’, ocağı sönenlerin, intihar edenlerin istatistikleri yok ortada, bari rakamlarda anılmalarına izin verilseydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilerde bize sadece ibretle izlemek düşüyor. Asıl sorulması gereken, krizin neyin sonu olduğu değil, neyin başlangıcı olabileceği. Herkesin biraz zaman ayırıp, düşünmesi gerekiyor. Bu yazının sahibinin bir ekonomist olmaması sizi cesaretlendirebilir umarım. Çünkü başka ölçü, ilke tanımadan, ehline değil ‘’ işi uzmanına ‘’ bırakmanın sonuçlarını yaşıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamlarımızın sorumluluğu, kim ne derse desin bizlere aittir, bundan kaçamayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Atik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-3987374099298924053?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/3987374099298924053/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=3987374099298924053&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/3987374099298924053'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/3987374099298924053'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2008/09/neyin-balangc.html' title='Neyin Başlangıcı?'/><author><name>ANKA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13742814878945810412</uri><email>selmaakingirgin@gmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09333576808844790249'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SNlSlld966I/AAAAAAAAAJw/7RUL-ogygkE/s72-c/3d-frog-painting.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-5138320859959205611</id><published>2008-09-21T17:38:00.000-07:00</published><updated>2008-09-23T13:40:53.434-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://vids.myspace.com/index.cfm?fuseaction=vids.individual&amp;amp;VideoID=31516488"&gt;http://vids.myspace.com/index.cfm?fuseaction=vids.individual&amp;amp;VideoID=31516488&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-5138320859959205611?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/5138320859959205611/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=5138320859959205611&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/5138320859959205611'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/5138320859959205611'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2008/09/httpvids.html' title=''/><author><name>ANKA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13742814878945810412</uri><email>selmaakingirgin@gmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09333576808844790249'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-7045528666477961413</id><published>2008-09-21T13:34:00.000-07:00</published><updated>2008-09-21T13:42:46.259-07:00</updated><title type='text'>Kirazın Tadı</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SNaxtK10CnI/AAAAAAAAAJQ/4y5S2tzKZUU/s1600-h/kirazin%20tadi1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5248577805309184626" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SNaxtK10CnI/AAAAAAAAAJQ/4y5S2tzKZUU/s320/kirazin%2520tadi1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Kirazın Tadı&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bir Abbas Kiarostami Filmi Üzerine Deneme&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Kuşkusuz insan dramının düşünlük ve eylemlik kategorilerinden birisi intihar; romantikler için yaşama coşkunluğunu da içeren korkusuzluğun, aşkın ebediliğinin manifestolarından birisi olageldi. Her şok gibi bu eylemin de örtülü-açık bir amacı vardı. Kendini öldürme üzerine hemen herkes ya bir şeyler duymuş ya da yazmıştı. Dedikoduların baskın çoğunluğu kişi ya da grupları intihara iten sebepler ve bu eylemden beklentileri dolaşımında ilerliyordu. Kimi filozoflarsa ‘’felsefi intihar’’ kavramı üzerinde sona varmış düzeltmelerle nihai dışavurumlarını yapmak üzereler…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Kiarostami filmi işte bu her şeyin bittiği, logosun noktayı koyduğu yerden bayrağı devralıyor. Schopenhauer’in akli gerekirciliği götürdüğü noktaya kadar takipçisi, o büyük soru anındaysa indeterminist bir tutum belirliyor. Soru yine bize kalmıştır…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Erek peşimize gölge olarak düştükçe çok sessiz gidemez insan. O tanığı arayan bir adamın öyküsü bu; ‘’hiçliğe’’ karışmadan önce zaman dışı bir izlenimi kendi sonsuzluğuna karıştırma fikri, isteği, büyük ‘’arzusu’’ içindeki. Son’un son kurgusu… Açılacağı varsayılan bir kapıdan geçmek, acıyı bitirmek… Bu akıl oyununu bitirmek ister adam, amacı konusunda görünür bir şüphesi yokmuşçasına soğukkanlıdır. Sadece ‘’küçük’’ bir çıkmazda sıkışıp kalmıştır hepsi bu! Onaylanarak yüreklendirilmeye ihtiyaç duyar. Son bir kötülüğü ortaya çıkartacak, böylelikle gerekçesiyle ilintili logosu tamamlayacaktır. Parası ve arazi aracı dışında adam hakkında bilgi verilmez; klasik bir yanılgıya düşmek, adamı zengin ve mutsuz ikilemine sıkıştırmak sahneler ilerledikçe imkânsız hale gelir. Ailesi, geçmişi, inançları hakkında hemen hiçbir şey bilmediğimiz bir adamdır bu. Daha çok o sorar tanık adaylarına… Çoktan seyirciyi aracın ön koltuğuna oturtmuştur Kiarostami. Bize buradan intihar olgusu üzerinde daha derinlikli bir düşünme, sorgulama önerisi getirir. Ne var ki bu, kendi başımıza yapacağımız bir iç araştırmadır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İntiharın da yaşama kararı kadar trajikomik olabileceğini söylemek ister gibidir. Filmdeki tek gülmece iki karşıtlık arasında kalmış insanın psikolojik seçimlerinden doğar. Gülmece, tanık adaylarından yaşlı adamın başarısız bir intihar girişiminden çıkar. Kendini asacakken ağaçtaki meyveye gözü ilişir, uzanır ve tadar onu. Karısının kendisini çağıran sesiyle ölme arzusu iyice uzaklaşır zihninden. ‘ Deneyim atomu’ geri dönüşsüz biçimde yaşlı adamı dönüştürdüğü gibi, benzer deneyin üzerinde söz söyleme hakkını da ona verir. Böylesine belirsiz bir alanda deneyim ( logos ), diğer her alandakilere benzer ağırlığını hissettirir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Öteye ait bütün kategorik korkular sadece birer örtüdür. Asıl korkunun kaynağı, aklın fantezilerinin, aklın kendisinin üretimi olduğu hakikatinin zihinde bir görünüp bir kaybolmasıyla açığa çıkar; ‘’ beni intihara götüren nedenler nedir, bunların ne kadarı ya da hangisi gerçek ‘’. Dehşetin ‘’öteden ‘’ değil de aklın deneyiminin hakikatinden türediği açıksa, bunun bir gösteri, bir cezalandırma olacağı zihinde görünür olur. Boyun eğen, geri çekilerek kendini yok etmeyi tasarlayan arzu, intiharla kendine karşı umutsuz bir terör eylemine girişir. Diğer arzuları da determine etmeyi düşleyen bir iç plan işler böylesi kendini öldürmede.…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Filmin alegorik anlatım üslubu, göndermeleri, felsefe evreninin temel sorularına işaret eder. Arzu ve istenç duyulmadan yapılmak zorunda, yaşanmak zorunda hissedilen her iş ve hayatın bir tür ölümü hak edip, etmediği sorusundan başlar film, daha ilk sahnelerde. Genç bir askerle özdeşleşen istencini yitirmiş, ölmek üzere olan arzudur. Mesleği yoksulluğundan dolayı seçtiğini öğreniriz. Neden önce genç ve zoraki seçtiği mesleğiyle mutsuz bir asker ile başlarız? Değişim, dönüşüm için gereken istenci genç asker de gösterememiştir, tıpkı filmin kahramanı gibi. Askerde var olduğunu düşündüğü öfkeyi, acıyı Faustvari manevralarla açığa çıkartmayı umar. ‘ Acının altın kınında hasedin hançeri saklıdır ‘ çünkü. Burada ikili, cılız bir umut sezeriz; gençliğin heba edilen gücüne seçimleri sunarak güç katmak, kendi gençliğinin olasılıklarına ağıt yakmak…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Çok cılız bir bitki örtüsünün kapladığı tepelere akşamüzeri araçla tırmanmaya başlarlar. Diyalogların kışkırtıcı muğlâklığı ve tırmanış sahnelerinin uzunluğu, kuru toprağı ezen tekerleklerin çıkarttığı sesler izleyiciyi melankolik bir saplantıya sürüklercesine karşısında çakılı bırakır. Kalbi ezen bir bunaltıya, kahramanın kararının ağırlığına böylelikle tanık oluruz, olabildiğince. İkna yeteneği, gösterdiği çaba olağanüstüdür. İntihar gerekçelerinin tartışılmasına izin vermez. Buraya dokunulmamasında ısrarcıdır. Tanık adaylarının yaşama karşı gösterdikleri yılgınlık, çaresizlik onun larvalarını bırakacağı uygun ruhsal habitatlar olur. Sözlerinin akıp döküldüğü yer hipnotik bir alandır, bunu çok iyi kullanır. İlaç içip bir uçurumun dibindeki kuyuya girecektir. Tanıklarından son isteği sadece söz vermeleridir; arazi aracını ve önerdiği parayı alıp gidebilirler. Ertesi gün buraya gelecek, adamın adını üç kez yüksek sesle seslendirecekler, cevap gelmezse, kuyunun üstünü toprak atarak örtecek, cevap verilirse adamı kuyudan çıkartacaklardır. Yine de araç ve para önerisi geçerlidir. Beklenmeyen olur hep, genç asker yardan aşağı gözle seçilebilecek uzaklıktaki birliğine doğru hızla kaçar.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Afganlı taş madeni işçisi de reddeder onu. Gerekçeleri dinsel referanslar olur. O da bu referansları tanık adayına yansıtır. İranlı bir Türk olan yaşlı adam kendi deneyimiyle açılan bilgiyi ona sunar. Çok küçük bir şeyin, bir tadın izleniminin peşinden yaşam nehrinde akmayı seçmiştir. Bu küçük uyaran onu yeniden var etmiş sayılabilir. Meyve kavramıyla özdeşlik olarak tat, renk, koku başlı başına bir deneyim alanını, onun bilgisini zihne ve bedene taşıyarak, ara bir bölge gibi savaşın tahribatının konuşulacağı askerden arındırılmış bir alan yaratır. Devreye giren ve meyveyle simgeleşen şey aslında, aklın kategorilerinin birinde saplanıp kalmış bir zihni aykırılığa işaret eder. Felsefenin çıkardığı sonuçla sorun bizizdir, bizden kaynaklanır. Bir tatla kolayca baştan çıkartılabilecek arzu, diğer isteğinin şiddetini de soruşturmalıdır. İşte bu soruşturma buralardan felsefi intihar mecrana dek sürebilir. Hakikatte tek bir soru çıkar ve cevabı yoktur. Üstüne yazılıp, çizilenler, tasarı, kurgu ya da sistem kuruculuğa soyunsa da deneyimin gerçekleştiği an’ın sırrını saklı tutar. O andaki küçük bir şüphe tadına bakılmak istenen meyve kadar gerçektir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Faust gözlerini aracın yan koltuğundaki bize diker; çukurun kenarında onunla birlikte bizler de baş döndürücü soruları içeren o karanlığa bakarız çaresizce.Kiarostami, finalde etkili bir kurgu oyunla filmin gerçekliğinden bizi uzaklaştırır, tıpkı meyvenin uzaklaştırdığı başka bir ‘’arzu ‘’ gibi. Ekibinden bir bölümle kamerasının karşısındadır ve sayarak koşan bölüğe megafonla durmaları yönünde bir talimat verir. Ses vadide çınlar, kalbimizde cevapsız sorunun ağırlıyla.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Cemil Atik &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-7045528666477961413?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/7045528666477961413/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=7045528666477961413&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/7045528666477961413'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/7045528666477961413'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2008/09/kirazn-tad.html' title='Kirazın Tadı'/><author><name>ANKA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13742814878945810412</uri><email>selmaakingirgin@gmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09333576808844790249'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SNaxtK10CnI/AAAAAAAAAJQ/4y5S2tzKZUU/s72-c/kirazin%2520tadi1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-4554095846414878614</id><published>2008-09-20T06:25:00.000-07:00</published><updated>2008-09-21T13:57:44.017-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SNa05qw2rAI/AAAAAAAAAJo/hr7MgXBbRmI/s1600-h/PIC_0034.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5248581318571633666" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 413px; CURSOR: hand; HEIGHT: 291px; TEXT-ALIGN: center" height="270" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SNa05qw2rAI/AAAAAAAAAJo/hr7MgXBbRmI/s320/PIC_0034.JPG" width="346" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;                                 &lt;span style="font-size:78%;"&gt;Fotoğraf: Selma Akın Girgin&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SNazut5zZhI/AAAAAAAAAJg/TSYNv1ChGCs/s1600-h/PIC_0034.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Eylül&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmur alsın götürsün üzerimden&lt;br /&gt;yağlı cızırtıları,&lt;br /&gt;gökkuşağı renklerinde titreşerek suyun yüzeyinde;&lt;br /&gt;kedimin ürkek, meraklı pençe vuruşuyla dağıttığı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kış geliyor işte,&lt;br /&gt;içimde bentlerine dayanmış gözyaşları,&lt;br /&gt;demlenmiş bir ayrılık var&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Doğarken çığlığıma yüklenmiş.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Cemil Atik&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-4554095846414878614?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/4554095846414878614/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=4554095846414878614&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/4554095846414878614'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/4554095846414878614'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2008/09/eyll-yamur-alsn-gtrsn-zerimden-yal_20.html' title=''/><author><name>ANKA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13742814878945810412</uri><email>selmaakingirgin@gmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09333576808844790249'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SNa05qw2rAI/AAAAAAAAAJo/hr7MgXBbRmI/s72-c/PIC_0034.JPG' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-7492938036510466656</id><published>2008-09-20T05:40:00.000-07:00</published><updated>2008-09-20T05:49:40.140-07:00</updated><title type='text'>Paris Savcısı   2. Bölüm</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Resim: Cemil Atik&lt;/span&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SNTwvD-rXKI/AAAAAAAAAIw/c6pJVC2j10w/s1600-h/03.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5248084157106183330" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SNTwvD-rXKI/AAAAAAAAAIw/c6pJVC2j10w/s320/03.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;vaiz’e ilişkin.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘’Okradı başını geriye atarak, ağzındaki köpükler asılı kaldı çenesinin iki yanında; kavrulmuş toprak düşmesini bekledi’’ diye yazdı defterine. Noel’e yetiştirmesi gereken yeni İncilin ilk cümleleriydi bunlar. ‘’Kelimelerden başka bir şey yok elimizde sevgili dostum’’ Shakspeare. Kafasının içinde bir kurt gibi ilerleyen bu sesi ne yaptıysa susturamamıştı. Odaklanmaya çalışmasının faydası olmadı, kızdı kendine, ‘küçük şeytanlar’ diye gülümsüyor. Descartes da böyle tebessüm ederdi muhakkak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafasını kaldırıp, camlara doğru baktı, uzun zamandır bekliyordu yağmuru. ‘’Benim ebedi klişem de bu, ne yaparsın işte…’’. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Kaynağı Belli Olmayan Hatırlatma: ‘’ Vücut sıcaklığı 28 dereceden düşük olduğunda uçamayan Colias kelebeği, hemen kanatlarını açar ve sırtını güneşe dönerek güneş ışınlarını dik alacak şekilde durur. Kelebek yeterince ısınıp 40 dereceye çıktığında kendi ekseni etrafında 90 derece döner. Böylece güneş ışınlarını yatay alır hale gelir. Pieris kelebeği ise, kanatlarını öyle bir açıda ayarlar ki, tıpkı bir mercekteki gibi tüm ışınları vücudunun en çok ısınması gereken yerde toplarlar’’.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kelebeklerini yerleştirdiği kutulara doğru yürüdü. Kral Kelebekler... Önlenmiş yaşamları ile mağrur ve ebediyen asil. Tam bir Lepidopterist sayılmayacağını bilerek toplamıştı onları. Önlenmiş kaos başka bir kaostu, elinde tutuyordu binlerce kez çırpılabilecek kanatları. Artık mümkün olmayan bir olasılığın içinde yüzdüğünü düşledi. Sonsuza dek yok ettiği ‘’olabilirlik’’. ‘Kaos Mühendisi bir Vaiz’in sözleri bunlar…’ diye başlardı hep vaazlarına, titretir, ağlatır, sermesthaneye dönüştürürdü çöplükleri. Sözleriyle su salardı kadınlar, bacaklarını yapıştırıp gizleyerek. Tanrıların 900’lü hatları… Etnogencity 17 milyonluk nüfusuyla çok şey bekliyordu ondan; yalnız kalabildiği ender zamanlar dışında bir bilişim- medya peygamberiydi vaiz. Bilişimin özünü vahye derdi, yonga levhalar geçmişte kalmıştı. Tetikler, uyarır, alırdı, hepsi bu. Dev bir boşalımın deliği… Bilgisayardan indirdiği uyuşturucusunun limitini doldurmayacak kadar temkinli bir şeytan… Hiç evlenmemişti, büyük orgazmı istiyordu o. Herkes, her şey ilgi alanına giriyordu; büyük uyuşma, kaotik esrime, evreni büzüp deliğine tıkayacak kozmik zevkin peşindeki bu piç, Newton’u severdi; Aç!.. Kapa!...; Evren.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘’Telefon’’ dedi, telefon çaldı, bir kadın orgazmı sesiyle yankılanarak. Bir dedektifti arayan. Saldırgan tonda, aşina, sinir bozucu; şu her şeyi itiraf etmek isteyeceklerinizden. Açık Toplum Vakfı Komiseri, hiç duraksamadan olup biteni bir çırpıda anlatıvermişti. Şu geliştirmeyi istemek zorunda hissedeceğiniz, eksik olduklarına inandırılan cümlelerden birini kurmuştu. Vaiz katkısını sakındı; ‘’size nasıl katkıda bulunabilirim dedektif?..’’ demekle yetindi. Komiser ilk kez sorguya çekilmenin ne olduğunu anlamış görünüyordu. Adam yardım istemenin nasıl bir şey olduğunu bilmiyordu sahiden. Vermesinin beklendiği açığı vermeden, gerçek bir Lepidopterist sayılmayacağını ve nedenlerini anlatmaya koyuldu. Kısa bir sessizlikten sonra dedektif aradığı fırsatı bulmuşçasına, incelemesini istedikleri kelebeğin bir Kaplan Kelebeği olduğunu söyleyip, durdu uzunca… Vaizdeydi sorgu sırası, bundan hoşlanmadı, daha çok erken buldu ve iğnelemeye girişti. Tam olarak ne istediğini sordu, kızgınlıktan soğumuştu, neredeyse sıfırda durdurdu ses tonunu, insan kalmaya çabalayarak. Kendisinin bir sibernetik-sinirce olup olmadığını anlamaya çalışıyor olabilirdi adam. Bu türden şüphelerin söylenmesi şöyle dursun, ima edilmesi bile, 10 yıl önceki bir genelgeyle yasaklanmıştı. Öyleyse, sesini şu an analiz ediyor olmalıydı. Gösterge canlandı gözünde, süper hızlı sayısal kronometrenin devirişi rakamları… Sıfırın biraz üzerinde durdu. Psişiklere özgü bir yetenekti aslında bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adli tıp laboratuarına gelip, kelebeğe bir bakmasını istiyordu; ‘’ Lochard ne der bilirsiniz; ‘her temas bir iz bırakır’ dedi kibirlice gülümseyip, nefes verdi ahizeye. Devam etti boşluk bırakmadan; ‘’Jarsey Tiger dedikleri tür, Arctidae familyasından… aaa… Evet… Sizin ilgi alanınıza giriyor, Kaplan Kelebeği… ‘’. Sesi uzaklaşmıştı, bir yerlerden okumak için eğildiği besbelli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu hemen içeri aldılar saygıyla, Vaiz’le göz göze gelmeye cesaret edebilen birkaç kişi dışında herkes o yokmuşçasına davranmayı seçti. Oldukça tipikti, üzerinde düşünmedi bile, sağdığı ruhların posaları, postlarıydı gördükleri. Biri kadın üç adli tıp dedektifi, derin tarama ve analiz bilgisayarından duvara yansıtılmış verilere bakıyorlardı, üçü de ayakta, artık neredeyse küçük bir savaş uçağı kadar büyütülmüş kelebeğin önünde. Dedektif usulca sağına doğru döndü ve vaizi gördü; ‘’hoş geldiniz Vaiz, ekibimle tanışın…’’.&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;‘’Kullandığımız yöntemi biliyor olmalısınız, adli Entomolojiyi…’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘’Benden ne istediğinizi anlamak için özel yeteneklerimi kullanmama gerek yok’’ dedi Vaiz, ‘’Maria Callas cinayetinin içine girmemi istiyorsunuz, deyiverin hele dedektif… Bu merakın, yoksa ‘’saplantının’’ mı demeliyim, nedeni asıl sizi ilgilendiren. Peki söyleyin bana, şimdi cevabını vermek istemeyeceğiniz bir sorumun cüretiyle muhatap edebilir miyim sizi günün birinde. Böylece verdiklerimi alabilirim, ne dersiniz?...’’. Durakladı ama şaşırmadı; ‘’olur’’ dedi sadece. Diğer dedektifler birbirlerine baktılar kaçamak. Gözleri dışında yaşının çok üstünde gösteriyordu. Unutulmuş bir saksıdaki çiçek gibi çürümüştü sanki. 28 yaşında olduğunu biliyordu. Açık Bütünleşme Vakfı’nın özene bezene yetiştirdiği, her zevki tatmış ve artık ölmek üzere olan gençlerdendi, zekanın suskun ışıltısını taşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘’Sinir Kimyagerliğim küçük hobimden daha etkileyici geliyor olmalı size… Eh, tamam, ekipten olmamın zamanı geldi… Sinir kimyamın kerametlerimin kaynağı olduğunu da biliyorsunuz. Siz yeterli bilgi verecek, beni uyaracaksınız, ben de sinir hücrelerimi biraz yürüyüşe çıkarıp, holografik görüntüleme yöntemiyle bir hücrenin üzerinde, zamanda sörf yapacağım. Hepimizin istediği şey tam olarak bu, değil mi dedektif…’’.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘’Evet efendim’’.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yaşlı nörotik ucubeye, kontrolü azda olsa bırakmanın büyük sakıncalar doğuracağını sanmıyordu. 20 yıl önce adli dedektifler krallıklarında rakipsizdiler, ilk kez ruh bilimin aşıldığını düşünüyorlardı, ‘doğayı aşmak’ diyorlardı buna mesleki jargonda. Görüntüle, değiştirme, veri topla (her defasında yeni eldivenlerle) ve değerlendir, hepsi bu. Sadece şeylerin ilişkilerini kaçırmamak yeterliydi. Kolayca tanımladığı şey yıllarını almıştı. İşi gözünde büyütmemek zekanın belirtilerinden biriydi ona göre, sıkı gözlem ve çalışmaya inanırdı bir tek. Her neyse, ara sıra da olsa, bunun gibi zor vakalarda bu adamlarla iş paslaşmaktan hoşlanmıyordu. ‘Tek muhafazakarlığım’ diye dalga geçerdi, meslektaşlarıyla şakalaşırken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘’Anlatın dedektif, bu kelebek elinizdeki tek kanıt gibi görünüyor ama bu bir zaman gölgesi değil mi?...’’.&lt;br /&gt;‘’Haklısınız Vaiz, ‘yeni bilim’, bu da tam sizin alanınız, bilincin gölgesi…Persona tozu başka bir deyişle… Oradan ne getireceksiniz görmek için sabırsızlanıyorum’’.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘’Göreceğiz dedektif, yeter ki gölgeyi kavramış olmasın, bu hepimiz için bela demek…’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parmağını ışığın içine doğru bastırdı, ışık-düğme beynin sinyalini çarçabuk aldı parmak sinirlerinden, yazıcı sanal kağıdı şifrelemeye koyuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedektif Vaiz’in ensesine baktı uzun bir süre, muhafazakarlığı bir öfkeye dönüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;oleg o.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Oleg, bildiğini düşündüğünü söyledi; cinayeti ve işlenişinin arkasına saklanan nedenleri kavrayamıyordu. Kızgınca baktı kadına, bir peygamber olamayışının bu saldırganlık olduğunu fark etmesinden korkarak tekrar bakışlarını dikiyor. Oleg O; kısa bir süre önce bu topraklara göçetmiş misyonerlerden biriydi Rus. Akıldaki Yaralar Kilisesi bu ülkede unutup gitmişti onu. Ev ödeme sistemine yansıyan sayısal parasının devirli sıfırlarından başka bir şey ifade etmiyordu artık kilise Oleg O. İçin. İnancını sınamaya başladığı yıl 2052 yılının ılık bir ilkbahar günüydü. Hizmetçinin tarattığı çamaşırlarının kokusu burnuna geldiğinde uyanıyor, gözlerini açmakta zorlandı. Sol bacağını dümdüz uzattıktan sonra acının nasıl çöktüğünü hissediyor, sırt ağrısı geçip gitti. Hiç bu kadar ağrılı uyandığını hatırlamıyor, sabaha kadar düşündüğünü, hiç not almadığını fark ettiğinde açıyor gözlerini, tavana dikti onları. İlkbaharı duyumsadı, belki hatırladı; kasvetli bir diriliş, yılışık bir ışık, ancak bir embesile yakışacak mutluluk… Bunları neden düşünüyor, soruyorken, simsiyah bir boşlukta, yüzü ince bir yas filesiyle örtülmüş, gizleri kışı karşılayan yeşil tonunda bir kadın dikiliyor uzamının önünde. Kadınları unutmuştu, hatırlamaması gereken şeyler onlarla ilgili olanlardı aslında. Peder olma nedeni bu korku üzerine kurulmuştu, sapkınlığının yas filesi… İçindeki ormana bakıyor, kar ince, uzun çamları bir serpintiyle örtmüş. Çamların arasındaki açıklığa baktı, vajinaydı bu. Üremek, zevk almak aşkınlığını bir türlü anlayamamıştı, hayvani tarafına çevirmişti gözünü, öyle bakıyordu. Aşılması gereken şeytani olanı terk cesaret isterdi. Vajina açık bir yaraydı aslında, Akıldaki Yaralar Kilisesi’nin diğer özel kiliseler karşısındaki tartışılmaz hezimetinin derin kupası. Kilise yüksek konsülü vajinayı görmüş olmasının günahını, ismini böyle koyarak gizleyebileceğini düşünmüştü. “ Harika işler yapacaksın Oleg…” Annesi kulağına fısıldadı, öptü, yorganı üzerine çekip yavaşça bıraktı ellerinden, ışığı kapattı. Oleg bir an için araladı gözlerini. Annesi ışığa doğru çekilirken, siyah beyaz bir çizgi roman karesine dönüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanında duran konuşmacı kadına tekrar bakmayı öyle arzuluyordu ki buna dayanamayacağını düşünüyor. Maria Callas’ın neden öldürüldüğünü bilmediğini hatırladı, bu dehşet, sindiriyor diğer korkuyu. Henüz “harika işler” yapmamıştı. Kendini bu cinayetin nedenini araştırmaya adamanın uyuşturan keyfini içten bir gülümsemeyle karşılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;vaiz&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;“ Kurtulanlar onlardır ki, kendilerini yargılayarak ölüme mahkum ederler ”. “ İyi iş, beni bile şaşırtıyor” diyor içinden, tebessüm ederek. Oldukça isteksizde bu kez, yapılması gerekiyordu, o da başlamıştı. Metinleri tetikleyen sırla ilgili hiçbir fikri olmaması şaşırtıcı gelmiyor ona. Her şeyi düşünemezdi ya, çekilir olmaktan çıkardı hayat yoksa. Birden titredi, vücudu sanki buz kesmiş. Avlanma korkusu… Cama doğru döndü, pullar açıldı. Dedektifin eline tutuşturduğu Persona tozuna bakıyor, sehpanın üzerinde sayısal bir kutunun içinde titriyor sanki. Gerçek bir kelebek bile olmayan bu imge korkutuyor onu. Bir din bilimciye yakışmadığını biliyor ama ne yapsındı ki. “ Herkesin bir batıl inanca ihtiyacı var “ dedi, eski bir meteor çukuruna, neredeyse yerin dibine dev bir matkap sokularak inşa edilmiş Etnikkökkent’in gecenin yarı karanlığına gömülmüş diplerine bakıyorken. Küçümseyerek başını geriye attı, “ cennetin duvarları, ne aldatmaca ama… takla atmış…” .Savunulacak bir tarafı yoktu. Dev koninin, yer altı ırmağında son bulduğu söyleniyordu. Bilmediği çukurun nereye kadar sürdüğü değil sadece. Solucan deliği diyenlere kulak asmazdı, bir isim de aramamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Söylentiler muhtelif “ dedi kibirli, arkadaşça bir ses telefonda. Az önce tele kinetik arkadaşlarından biriyle paylaşmıştı düşüncesini. “ Biliyor olmalıydın dostum, biraz hayata dönük olmalısın. Mesela dedikodulara kulak kabart, bir kadın ayart… Yesisay’ın çile hanesine kadar gidiyor çukur…”. Vaiz, bu sohbete ihtiyaç duymanın öfkesiyle dönüyor, yeşil koltuğuna bıraktı kendini. “ Bana ‘yeni insan’ inancımı soruyorsan ne diye sana sırrımı vereyim ki, hayatımızı kazanmak zorundayız. Ama siz tele kinetiklerin, biz psişiklerden daha eğlenceli olduğunuzu kabul ediyorum”. Alay… “ Düşünüyorum da” dedi ses “ şu yarım bıraktığımız büyük H, küçük h’ye…”. Bitirmesine izin vermiyor, soğuk ve kontrollü bir öfkeyle “ zamanda sıçrama… Bu cambazlık, bunun için bana ihtiyacın yok “ Vaiz’in önündeki kağıda karaladığı oyun haritasını görmüştü adam. Vaiz kalemi elinden bırakıyor fırlatırcasına. “ Bak ne diyeceğim, elimde bir KYİ ( Kamu Yararı İşi ) var, bana eşlik edebilirsin “. Sesi yumuşamaya başlamıştı. Bir o biliyordu başkasından bir şey isterken sesinin bir-iki ton yumuşadığını. “ Yarın saat 14.00’de “ dedi, telefonu kapattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ansızın çöken sessizlik ve salonun loş karanlığında parlayan Persona tozuyla kalakalıyor. &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Cemil Atik&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-7492938036510466656?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/7492938036510466656/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=7492938036510466656&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/7492938036510466656'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/7492938036510466656'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2008/09/paris-savcs-2-blm.html' title='Paris Savcısı   2. Bölüm'/><author><name>ANKA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13742814878945810412</uri><email>selmaakingirgin@gmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09333576808844790249'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SNTwvD-rXKI/AAAAAAAAAIw/c6pJVC2j10w/s72-c/03.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-9160791980759051096</id><published>2008-09-20T05:17:00.000-07:00</published><updated>2008-09-20T05:32:51.715-07:00</updated><title type='text'>Gözsüz Sözsüz Niyetler...</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SNTtQ1KOr_I/AAAAAAAAAIo/YBrNiIbBito/s1600-h/ConeIsl.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5248080339197145074" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SNTtQ1KOr_I/AAAAAAAAAIo/YBrNiIbBito/s320/ConeIsl.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Gözsüz Sözsüz Niyetler…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Bir diyalogda susmak şiddeti tarif etmek için oldukça acımasız ve özel bir&lt;br /&gt;yoldur. Monologda susmanın adı ne olur ?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;“Bu hakkımı kullanıyorum”&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çoğu zaman iki kişilik oyunlara istemeden davetsiz konuk oluveririm.Kişilerden biri ben iken üstelik... Taraflardan birini tutmak oyunun bir parçası oluverir. Onun adına söylenir, onun adına kurnaz açılımlar düşünür, karşımdakini onun adına sıkıştırmayı hedeflerim hep.&lt;br /&gt;Bu oyunda ortaya kızarmış kuzuyu getiren, tarafını tutmadığım kişi olmalıdır.&lt;br /&gt;Yenilginin ve hizmetin kutsal beraberliği… Yenilgiyi görmek çoğu zaman yetmez, ona orta çağ inisinasyon nöbetleri gibi arka planda gereklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra dilimde ipek böcekleri beslediğimi hatırlarım.Onlar hep dokurlar hem de ezelden beri. Dilim onlar düşmesin diyedir belki…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Islak zeminde gül susuyordu&lt;br /&gt;Rüzgarı gördü&lt;br /&gt;Rüzgara çiğ ekmek gül ekmek zamanı&lt;br /&gt;Ektiklerim büyüyordu&lt;br /&gt;Şimdiyse hasat zamanı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Zamanı böyle anlarda aralamak, savurmak…&lt;br /&gt;Şiir bu değil midir?.Avucunda sakladığın sihirli tozları dudağının ucu ile üflemek, ardından bakmak olmayan gözlerinle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acele ile emin olamadan üstünü başını çantasını arardı.Her baktığı yerde onu orada bulacağından emin. Ama yoktu işte! Derin bir nefes alıp, yaptıklarını sil baştan tekrarlamaya başlardı.Sonra yorgun, telaşı da bir kenara koyup aklı ile not ala ala bir daha aramaya başlardı.Bingo o oradaydı işte …Ahh! O ahu gözler yoktu .Böyle anlarda ne gereği vardı ki…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Gözlerimi hep unuturum&lt;br /&gt;Onu ararken kaybederim. Oysa anahtarlığıma unutmamak için takmadım mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Gözlerimi yine de takmayacağım.Ruhumu müziğe teslim edip beyin dalgalarımda süzülüyor olacağım.Tıpkı şehir kuşlarının bedenlerini, binalardan yükselen sıcak hava dalgalarına bırakmaları gibi Öylece hiç güç harcamadan süzüleceğim.Ardımda ipek böceklerimin gümüş tellerini bırakarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte şehir bu olmalı.Üstelik unuttuğum gözlerimi takmam gerekmeden hissediyorum.Bir şekilde şehri biliyorum, orada işte…Kavgalar kendi evlerinde hala sürüyor olmalı, küçük çakıl taşları gibi yaşam evlerinde, gerçeklik destanları yazıyorlar…&lt;br /&gt;Taşıdığım küçük zillerimi duymuyorsunuz. Bana gövdeleri saklı zaman kuşları yarenlik ediyor.&lt;br /&gt;Onları neden taşıdığımı da bilmiyorsunuz..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimin, ne için, nerede, hangi koşulda onaylandığı ölümcül bir önem taşır.Yaptığı, düşündüğü ile var olduğunun ispatı yada soru ve şahıs, soruya varlığını sunma ikramı. Bu oyun gözler olmadan nasıl onaylanır, nasıl var olur insan, duymak dokunmak tatmak, hep günah olmuşken.Gözlerin iktidar bahçesinde yaşam, kısa net ve gerçek.Burada şiir, müzik, resim yok.Ayrılışın tüm aşamaları ilk hecelemeler gibi acemice ve akıcı okumadan yoksun, tutuk bir dil...Tanrıyı öldürdük nihayet…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Gözler duyamıyor işte&lt;br /&gt;Dokunamıyor da&lt;br /&gt;Hangi meyvenin tadını bilmiş&lt;br /&gt;Hangi rüzgardan üşümüş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kediyi okşamış mı&lt;br /&gt;Görmeyen gözler&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Soğuyorum.Gözlerime tek başına hiç güvenemedim.Şimdi o çok sevdiğim kuzey rüzgarlarının dövdüğü anıt dağları tüm hırçınlığı ile biliyorum. Keskin parlak yüzlerinde maviyi görüyorum .Şefkatli rüzgarlar çoktan bırakmış onları. Ormanlar içindir salon tipi rüzgarlar, şık ortamlarda konfor için esmelidirler hoşluk, rehavet, sohbet için. Dağların bu rüzgarlara ihtiyacı var mıdır ? Bir kadeh şaraba örneğin…&lt;br /&gt;Ben yanındayken dağların, etim acıyor soğuktan .Rüzgarında yüzüme vuran tuzlu deniz damlacıklarını hissediyorum. Karşımda okyanus hem de başka düşümdeyken… Gücüm bile kalmıyor ikinci bir zirveye tırmanmaya, dizlerim titriyor, rüzgar derin uçurumların başında dengemi bozuyor, korkuyorum.Üşüyorum. Gözlerim hala yok…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Korku gözlere yenildi, gözleri yok sayıverdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Mekan değişimleri; hep yokluk valizlerini kapının önüne bırakarak yeni mekanlarına biraz buruk ve korkarak bakmaktalar. Üzerlerinde hala geldikleri yolun rüzgar kokuları ve serinliği duruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk adımlar hep bir öncekinin devamı olarak gelişir…&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;“Hala herkes ne yapıyor nasıl yapıyor diye bakıyorsun. Elindeki sarı çiçek güneşte kavrulur hatırlamıyor musun”&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sanırım oyun baştan adil değildi.Taraf olmam tüm silahlarımı gizlemem ile başlardı.Karşımdaki de böyle davranıyor olmalıydı.&lt;br /&gt;Açık şeffaf bir tarzın bu oyunda sadece adı kadar hükmü olmalı. İçi bir dolu tanıdık, tanımadık gözler ile doldurulmuş şeffaflık, ancak o gözlerde onay alırsa ışıyor.Bir anda çoğalıveren virüs gibi. Mesela bir anda tüm yazılımlarınıza adapte oluyor kilitleniyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kokan bir nazar kutusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bebekken omuza takılanlardan.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Küçücük mavi camın içine iliştirilmiş, sonra tanışacağımız bakışlar… İlk tanıştığımız yol arkadaşımızı unutalım diye nasılda insafsızca omzumuza iliştirdiler.Yaşamın tek gerçeği ama gözden kaçan, aşina olduğumuz, onun için unuttuğumuz gerçek, çoktan masal diyarlarına göçtüler. Altınlara sarmalayıp mücevher sınıfına yükselttiğimiz, bir de değişim değeri verdiğimiz bakış; nazarlık kaldı geriye …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Bize birileri hep bakacak uyu da büyü ninni&lt;br /&gt;Sen olduğunu fısıldayacak uyu da büyü ninni&lt;br /&gt;Farklı davranırsan eğer uyu da büyü ninni&lt;br /&gt;Korkulası nazar değecek uyu da büyü ninni&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Gözlerimi bilinen yerlerine takmayacağım. Susma hakkımı kullanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selma Akın Girgin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-9160791980759051096?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/9160791980759051096/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=9160791980759051096&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/9160791980759051096'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/9160791980759051096'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2008/09/gzsz-szsz-niyetler.html' title='Gözsüz Sözsüz Niyetler...'/><author><name>ANKA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13742814878945810412</uri><email>selmaakingirgin@gmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09333576808844790249'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SNTtQ1KOr_I/AAAAAAAAAIo/YBrNiIbBito/s72-c/ConeIsl.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-4157742604656159457</id><published>2008-09-05T05:01:00.000-07:00</published><updated>2008-09-05T05:12:57.774-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SMEhxRFo4EI/AAAAAAAAAII/xC0CF2vPM58/s1600-h/01.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5242508571520327746" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SMEhxRFo4EI/AAAAAAAAAII/xC0CF2vPM58/s320/01.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;                                             &lt;span style="font-size:78%;"&gt;Resim: Cemil Atik&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris Savcısı’ndan... Maria Callas Cinayeti I&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtiraflarını sıralarken çürüdüğünü, her dökülen et parçasından kelebeklerin tozduğunu görebiliyordu. Kelebek tozları… Yanılgının eşlikçisi kırbaçlıyor, suyun sesine karışıyordu tozlar. Bir gösterimin esiri olup kalakalmıştı oturduğu koltukta. Uzun süredir hafızasına bir et parçası gibi kancaladığı bir an’ın kısacık tarihini içeriyordu, onu defalarca izlemekten bıkmazdı. ‘’Kaçırdıklarına değil, yaşamadıklarına ağla’’… Bu vizyon, o kadının silueti mümkün müydü?... Mümkündü gerçekten, asılsız bir haberin yansıttığı kadar. Böyle bir haber olabilirdi, bundan daha önemli ne vardı ki…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat sabaha karşı 02:00. Siyah eldivenlerini, takım elbisesini, gömleğini, çoraplarını ve ayakkabılarını attığı çöp torbasını arabasının bagajına koydu, usulca kapattı kapağı. Jöleli saçlarını dikiz aynasında dağıtmak oldu, arabaya bindiğinde ilk işi. Takıntısı bir krize dönüşmek üzereydi, günde en az iki kez biri ona şöyle sesleniyordu; ‘’cinayeti bilen biri var…’’. Olanları birisi görmüş olabilir miydi ki. Olup biten her şeyi yeniden kuruyor, yapıyor ve düşünüyordu. Cinayeti işlediği apartman dairesine, güvenlik bandını yırtarak girdiğini düşlemek öyle erotikti ki, şaşırmadan edemiyordu. Bomboş bir kontur çizgisi, boynunu kırdığı kurbanın bedenini ünleyen. Her şey gözden geçirilmiş, an’ın döküntüleri alınıp adli tıp laboratuarlarına götürülmüştü. Patlayan flaşlar, beyaz lastik eldivenli memurlar, derin bir kayıtsızlık; şuurlar kapalı. Tek çalışan alıcılar, gözler ve beyin. Cinayeti çözemeyeceklerini anlamış olmanın keyfiyle koltuğa bıraktı kendini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabaha karşı, yolun karşısındaki apartmanın karanlığına sığınmış, ayakta duran birini gördüğünde, durup ona baktı, bagajı usulca kapatırken. Karanlığa gömülmüş portreyi derin, düzgün bir ışık belirliyordu. Sessizdi, bir çift dantel eldiven sigarayı tutuşturuncaya dek. Karanlık alev aldı kısacık. Yeni mahkum imge, çabucak yol aldı zihninde, bulup yerini oturdu. Artık sadece sol el, derin, biraz kavisli bir şekilde karanlığın karnını yarıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marline Dietrich… Şeytana ruhumu satmış mıyımdır diye iç geçirdi herifçioğlu, nefesi kadın duydu. Dantel eldiven derin bir nefes çekip, bıraktı dumanı. Siyah sivri ayakkabının ucu göründü, Marline… ‘’Seri’’ dedi, ‘’bu gece olmaz, benim bir tarzım var’’. Kadın adamın kendisini katletmesini isterdi. Böyle bir çığlığı daha önce duymamıştı, kadın kocaman bir ağza dönüştü, dudaklarının kenarlarından pembe bir akıntı ağırdan süzülüyordu. Arabasıyla haftada iki kez kadını gördüğü sokaktan geçiyor, apartmanın girişine geldiğinde kafasını o yöne çeviriyordu usulca. Her geçişte karanlık aynı karanlık… Zamanda bir kara delik, bir rampa çıldırmaya sübap, imge, biçem fırlatıcı… Güneşin bir rüzgar gülü gibi olduğu öğle sonrasında 14:00’de yapıyordu aksatmadan. Bir not, spiral bir mektup bırakmak gibiydi, o merdivenlere, kapıya, mermer alınlığa bulaşmış bir şeyler olduğundan emindi, çekip alınamaz, kendisine ait. Ne ki, son birkaç işlem için cinayet mahalline gelen bir polis memurunun dikkatini çekmeyi becermişti. Adam onu en az iki kez gördüğünden emin olmaya çalışıyordu. Uzaklaşan plakaya doğru bomboş baktı, rüzgar gülü arabanın camından girdi, hiçbir şeyi kaydetmedi, düşüncesini bile siliyordu işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Plan kusursuzdu, bunu son kez söylemeye karar verdi. Kararlarının arkasında duracak gücü bulmakla övünürdü hep. Kadının gözlerinin içine bakıyordu, içten konuşan, geveze gözlerine… Dergiyi yere bıraktı, sağ kolu öylece kaldı, ‘dergiler ışıkları taşıyabilselerdi’ dedi, gözlerdeki parıltıyı. Her şey, oda küçük cam parçalarına bölünmeye başladı, tüm görüntüleri kırarak.Kadından vazgeçmiş olduğunu fark ederek şaşkınca, camları bir araya getirmeye çalıştı. Onları kanıyla yapıştırmayı denedi; bunu ancak zeminde yapabilirdi önce, tavanda deneyecekti ardından. İki boyut şimdilik yeterliydi. Cinayet davası düşmüştü sırf bu yüzden. ‘’ İki görüntü birbirine yabancıdır’’. Gerekçeye sadece bu notu düşmüştü yargıç. Biri diğerinden sorumlu tutulamazdı. Kim pisliğini başkası temizlesin istemez ki…&lt;br /&gt;Öyle değil mi?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cinayetten On Gün Sonra&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elde var baş ağrısı, akşamdan, viski şişesini yarılamış… Gözbebekleri suyu tutan bir baraj gibi göbek vermişti. Gri duvar boyunca dizilmiş muhabir masalarını geçiyordu. Şaryoların, satırların bitişini ilan eden takırtısı, silindirin yutan dişlilerine paraleldi bedeni, özenle koruyordu aradaki mesafeyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Şikemperver muhabirler’ diye seslendi içinden, küçümseyerek. Göz ucuyla bakmaya devam etti, odasının kapısına varıncaya dek; buzlu cama yazılmış bir kabartma levha, yazı işleri müdürü falan filan… Kapıyı bu tezgahın üstüne kapayıp kapamamakta ısrarcı olmayan bir çelişki içinde odasına adımını atmıştı ki, adını orta perdeden çağıran bir ses duydu, yürümeye devam etti masasına doğru yavaşça. Kapıyı kapatamazdı, çömezle yüz yüze gelemezdi. Masasına soldan dolandığında, yere bakmayı sürdürüyordu, çok geçmeden oturdu koltuğuna, senkronize, bir el uzandı masaya, tek bir sayfa bıraktı. Genç adam iştahla cinayetteki son gelişmeleri anlatmaya çabalıyordu, alnından bir damla ter, henüz dokunmadığı kağıdın üzerine düştü, kağıt tarafından emildi çarçabuk. Sağındaki büyük pencerede ışık patladı, kirli griye dönüştü, gitti hemencecik… Çınlamalara dönüştü muhabirin sözleri. Genç adam, mutlulukla gülümseyerek çıktı odadan. Anlam verememişti, mimik yaptı, dudağını öne sarkıtıp kaşını kaldırarak. Tek bir söz söylememişti ki…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masasından kalktı, camın önünde durdu, jaluzileri yukarı kaldırdı iyice. Sağa doğru hafif bir meyille iniyordu yol. Arabası kaldırımda öylece duruyordu; ışıkla yıkanmışçasına ışıl ışıldı, serin olabilirdi günün bu vakitleri. Araba bir ok gibi kalktı, yola çıktı zihninde, vazgeçti sonra, park etti yeniden. Yolun sonunda ne olacaktı da yüreği kıpırdayacaktı, obez yüreği.&lt;br /&gt;…Bu yaşama hapsedilmiş olduğunu anladı. Ne kadar zamandır yol aldığını unutup gitmişti, ağlayacak göz bırakmamıştı yaşananlar. Hüznü hatırlamaya çalıştı, gerçekten zorlanıyordu; içini ısıtmaya başladığında, bir baş dönmesiyle sarsıldı yerinde, zar yırtılmış, hiç kabuk bağlamamıştı aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keder, bir sarhoşluk gibi aniden vurdu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Atik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devam edecek… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-4157742604656159457?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/4157742604656159457/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=4157742604656159457&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/4157742604656159457'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/4157742604656159457'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2008/09/resim-cemil-atik-paris-savcsndan.html' title=''/><author><name>ANKA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13742814878945810412</uri><email>selmaakingirgin@gmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09333576808844790249'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SMEhxRFo4EI/AAAAAAAAAII/xC0CF2vPM58/s72-c/01.JPG' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-2355330558497718767</id><published>2008-09-05T02:57:00.000-07:00</published><updated>2008-09-05T03:31:23.571-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SMED6Bc_j-I/AAAAAAAAAHg/Xiv275jlTdU/s1600-h/dÃ¼zenleme.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5242475736593305570" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 342px; CURSOR: hand; HEIGHT: 408px" height="267" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SMED6Bc_j-I/AAAAAAAAAHg/Xiv275jlTdU/s320/d%C3%BCzenleme.JPG" width="326" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:courier new;"&gt;&lt;strong&gt;ekinoks&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;düşmü benim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;benmi düş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;altın tabak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;zümrüt hançer ile&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dağa bıraktım ruhumu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;üşüsün diye&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Selma&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Fotoğraf: Selma Akın Girgin&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-2355330558497718767?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/2355330558497718767/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=2355330558497718767&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/2355330558497718767'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/2355330558497718767'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2008/09/ekinoks-dm-benim-benmi-d-altn-tabak.html' title=''/><author><name>ANKA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13742814878945810412</uri><email>selmaakingirgin@gmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09333576808844790249'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SMED6Bc_j-I/AAAAAAAAAHg/Xiv275jlTdU/s72-c/d%C3%BCzenleme.JPG' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-8063944436984313486</id><published>2008-08-18T07:09:00.000-07:00</published><updated>2008-08-18T07:16:07.862-07:00</updated><title type='text'>Gauguin'in başarısızlığı...</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SKmDKmxioLI/AAAAAAAAAG4/V4jzCOEZf2I/s1600-h/03_Gauguin_Maternite.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5235860260025180338" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SKmDKmxioLI/AAAAAAAAAG4/V4jzCOEZf2I/s320/03_Gauguin_Maternite.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;strong&gt;Gauguin'in başarısızlığına dair... &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;kahve tonlarında güzelliğin, zerafetin eti... &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;ne geriniyorken usulca, yuvarlak çukurlarına doldururken bir akıntı gibi gölgeyi,&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;ne de kendini kutsayan dokunuşunu görmüş elin.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;henüz daha toprak olan, muz ağacı olan ayaklarından &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;yürüyen ormana bak.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;tonda gizli açlığı tenin çiçeklenirken, gözlerini yummuş bir çocuk gibi;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;sonra nasıl bir çocuk olacağı belliymiş işte...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;nazar eden gözü yakıp kavurması gerekmez miydi dişiliğin sonsuz ağzı?&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;uzakta tutmuş hep onu köyün büyücüsü besbelli;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;eğilimi yok, &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;bizi görmüyor bir türlü şaşkın...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;serserilikten serüvencilikten...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;ANKA&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-8063944436984313486?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/8063944436984313486/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=8063944436984313486&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/8063944436984313486'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/8063944436984313486'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2008/08/gauguinin-baarszl_18.html' title='Gauguin&apos;in başarısızlığı...'/><author><name>ANKA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13742814878945810412</uri><email>selmaakingirgin@gmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09333576808844790249'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SKmDKmxioLI/AAAAAAAAAG4/V4jzCOEZf2I/s72-c/03_Gauguin_Maternite.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-8648503913058594373</id><published>2008-08-15T02:38:00.000-07:00</published><updated>2008-08-15T02:50:02.208-07:00</updated><title type='text'>Video İmajın Kısa Tarihi</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Video İmajın kısa tarihi --- video epistemolojisine giriş&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ege Berensel&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Roy Armes, Video Üzerine kitabında şöyle bir tasnif yapmış Video imajının kaydedilmesinin sağladığı olanaklar üzerine:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Nesnelerin görüntüsü manyetik bant üzerine ses boyutuyla birlikte kaydedilir: Sinemada ise ses ve görüntü farklı kanallara kaydedilir: (Video için imajların kurgusu seslerinde kurgudur böylelikle - İlk videocuların Nam-June Paik gibi müzik alanından gelmesi tesadüf değildir: Bir Müzik aleti olarak video: görüntüyü bestelemek.)&lt;br /&gt;2. Nesnelerin görüntüsü, nesneyle eş zamanlı olarak kaydedilir. (Anındalık kavramı- Televizüel anlatı canlı yayın der buna...)&lt;br /&gt;3. Nesnelerin görüntüsü kaydedilirken anında yeniden oynatılabilir, gösterilebilir. (Belgesel imajı yeniden ve baştan kuran bir etki, aşırı-gerçeklik fikri...)&lt;br /&gt;4. Nesnelerin görüntüleri, yavaşlatılmış ya da hızlandırılmış olarak kaydedilebilir. (Walter Benjamin şöyle diyordu "Tekniğin olanaklarıyla yeniden üretilebildiği çağda sanat yapıtı" makalesinde: "Yakın çekim mekanı genişletirken, ağır çekim devinimi geniş zaman parçalarına yayıyor. Çok yakın çekimde yalnızca insanın, bulanıkta olsa , "zatenquot; gördüğünün belirgin kılınması söz konusu olmayıp, maddenin bütünüyle yeni oluşumları ortaya çıkmaktadır; bunun gibi ağır çekim de yalnızca bilinen devinim motiflerini göstermekle kalmayıp, bu bilinenler içerisinde bütünüyle bilinmeyenleri bulmaktadır; bunlar. "hızlı devinimlerin ağırlaştırılmış görünümleri olarak değil, fakat kendine özgü bir kayışı, sallantıda konumu sergileyen, olağanüstü devinimler olarak etki yaratmaktadır.quot; Kameraya seslenen doğanın göze seslenenden farklı olduğu da böylece somutlaşmaktadır. Bu farklılık, özellikle insanın bilinciyle etkili olduğu bir uzamın yerini, bilinçsiz etkinliğe sahne oaln bir uzamın almasında ortaya çıkmaktadır. İnsan ana çizgileriyle de olsa insanın yürüyüşüne dair bilgi edinebilir; ama aynı insanların, yürüme eyleminin saniye kesri kadar bir bölümünde nasıl davrandıkları konusunda hiçbir şey bilmedikleri kesindir. Bir çakmağa ya da kaşığa elinizi uzattığınızda bu, genel çizgileri açısından alışkın olduğumuz bir devinimdir; ama bu arada elimizle nesneler arasında neler olup bittiğini, hele bu olup bitenlerin içinde bulunduğumuz çeşitli ruhsal durumlardan nasıl etkilendiğini hemen hiç bilmeyiz. İşte kamera bu noktada iniş ve çıkışlarıyla, devinimi kesişi ve yalıtmalarıyla, akışı ağırlaştırıp hızlandırmasıyla, büyütüp küçültmesiyle, yani yardımcı araçlarıyla işe karışır. Güdüsel-bilinçaltı alanı ancak psikanalizle öğrenebildiğimiz gibi, görsel bilinçaltı konusunda da ancak kamerayla bilgi edinebilirizquot; diyordu. Bu yavaşlatma-hızlandırma gibi etkilerle artık yeni bir nesne bilgine kavuşacağımız anlamına geliyordu: yeni bir fenomenoloji.&lt;br /&gt;5. Nesnelerin görüntüleri kaydedilirken, görüntüler üzerindeki elektronik noktacıklar yeniden yönlendirilebilir. Bu işlem her kayıt aşamasında tekrar tekrar gerçekleştirilebilir. Kayıt aşamasında görüntüye renk eklenebilir ya da renk çıkarılabilir. Bu olanaklarla nesnelerin formları da yeniden düzenlenebilir ve nesnenin formundan farklı, yeni bir form elde edilebilir. (İmajın plastikliği...)&lt;br /&gt;6. Aynı zamanda, aynı nesnenin, farklı açılardan görüntüleri, birden çok kamerayla yeniden üretilebilir ve bu üretilen görüntüler artarda eşzamanlı olarak kaydedilebilir.&lt;br /&gt;7. Nesnelerin farklı zamanlardaki, farklı görüntüleri artarda kaydedilerek zamanın akışı durdurulabilir ve yeni bir zaman boyutu-algısı yaratılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Video imajın fotografik ve filmik imajdan farklılığı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Marshall Mc Luhan'ın tespitiyle başlayalım: "Video imaj ve fotograf/film arasındaki temel /yapısal fark; film ve fotografın yansıyan ışıklardan oluştuğu, video imajın/elektronik imajın kendisinin ışık olduğudur.quot; Elektronik görüntünün elde edilebilmesi için ne baskı kartlarına, ne de projeksiyon aygıtına ihtiyaç vardır. Elektronik görüntüde, nesnelerden yansıyan ışıklar yine merceklerden geçerler. Fakat daha sonra bu ışınlar elektronik bir ortamda elektrik enerjisine dönüştürülürler. Elektrik enerjisine dönüştürülen bu ışınlar, monitörlerde tekrar ışık enerjisine dönüştürülerek, görüntü elde etme işlemi gerçekleştirilir. Video kamera sayesinde, elektrik enerjisine dönüştürülen nesnenin imajına ait ışınlar, yine elektronik ortamlarda taşınabilir ve başka kaynaklara aktarılabilir. Monitörlerde kaydedilen görüntü ışığın yansıtıldığı bir görüntü değildir. Aksine elektonik görüntünün kendisi ışıktır. Fotograf ve filmden farklı olarak, elektronik görüntü, üzerine ışık yansıyan bir yüzeyde oluşturulmamıştır. Aksine elektronik görüntünün elde edildiği yüzey elektronik piksellerden oluşan bir yüzeydir. Görüntü, bu piksellerdeki elektronların farklı renk değerlerinde yanmasıyla oluşturulur. Mc Luhan tespitini şöyle derinleştirir: "Video görüntüsünün, film ya da fotoğrafla sözsüz bir gestalt ya da biçimlerin pozlanmasını önermesi dışında hiçbir ortak yönü yoktur. Videoda izleyici ekrandır. Video görüntüsü enformatik olarak daha alt düzeydedir. Video görüntüsü durağan bir çekim değildir. Hiçbir şekilde fotoğraf değildir ama parmakla taranarak dış hatları tasvir edilen cisimlerin görüntülerini durmaksızın gözler önüne serer. Sonuç olarak ortaya çıkan plastik hat, üzerine ışık düşerek değil, ışıktan geçerek oluşur ve oluşan bu görüntü bir resimden çok bir heykelin ya da ikonun epistemesine sahiptir." (Marshall McLuhan 1967, Understanding Media , London, Sphere): ışıkla kurulan bir heykel. Video görüntüsü görme duyusunun yanında dokunma duyusuna da seslenir. Roy Armes bu tespite şöyle itiraz eder: "Bu tür bir mantık, video ve film görüntüleri arasındaki gerçek farklılıkları belirlemeden çok, akılları karıştırır. Bir yandan kocaman bir sinema perdesi önünde, halka açık karanlık bir yerde oturmak, öte yandan kendi oturma odanızda, evinizin küçük televizyonunu izlemek var... Görüntünün oluşumundaki yüksek hız da izleyicinin görüntünün meydana gelişini algılaması ve ışıktan geçmek ile üzerine ışık düşmek ayrımını anlamsız hale getirmektedir.quot; Roy Armes alımlama, algı psikolojisi yönünden bir fark olmadığına inanır iki imaj türünün. Herbert Zettle, Mc Luhan'dan yana durur. Görüntünün kendisinin ışık olmasının, görsel açıdan büyük önem taşıdığını belirtirken, monitör ekranındaki elektronik noktacıkların birer ışık kaynağı olmalarını ve tek tek kontrol edilebilmelerini, resim sanatındaki "Noktacılıkquot; (Pointillizm) akımına benzetmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Video-imajın Yeniden Üretilebilirliği ve çoğaltma:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Elektronik görüntünün görülebilmesi için Film gibi karanlık bir ortama gerek yoktur. Ayrıca, nesnenin görüntüsünün, film tekniğiyle yalnızca bir yüzeyde üretilebilmesine rağmen, elektronik görüntü tekniğiyle, nesnenin görüntüsü, aynı zamanda birden çok yüzeyde üretilebilir. Aynı görüntü kaynağına bir çok monitör bağlanabilir, filmin tersine. Videonun çoğaltmaya elverişli yapısı, sanat eserlerinin yeniden üretimi ve çoğaltılması ve biriciklik meselesine gönderme yapar. Wim Wenders, Japon Terzi Yohji Yamamoto üzerine yaptığı Kentler ve Elbiseler filmi boyunca Elektronik imajla sanki hesaplaşır; filmin bazı sekansları videoyla kaydedilir; imaj ekranda monitorlerle çoğaltılıp bölünür: Filmin bir yerinde şöyle der Wenders: "Elektronik imajın patlamasından beri şimdi her yerde fotoğrafın yerine geçiyor. Elektronik imaja güvenebilir miyiz? Resmin durumu farklıydı. Orijinal biricik parçaydı. Ve her bir kopyası sahteydi. Fotoğraf ve film her şeyi karmaşıklaştırdı. "Orijinal" negatifti ve kopyasız var olamıyordu.Tersine: her kopya bir orijinaldi.Şimdi, elektronik imajla ve yakında da dijitalle…negatif ve hatta pozitif de kalmayacak. Orijinal sözü artık geçersiz.quot; Walter Benjamin'in ortaya attığı, mekanik üretim araçları ile çoğaltılan sanat yapıtının biricikliğinin kaybolduğu savı; elektronik imaj için tersine işler. Benjamin bir sanat eserinin mekanik olarak yeniden üretilmesiyle biricikliğinin yitirilmesini iki koşula bağlamıştır. Bunlardan ilki, sanat eserinin üretimi sırasında sanatçının gerçekleştirdiği zanaatın izlerinin yok olmasıdır. Yani yeniden üretim bir ressamım fırça darbelerinin, boyanın tuvalin yüzeyinde aldığı formun yok olmasıdır. Diğer koşul ise, sanat eserinin yeniden üretilmesiyle değişen sunum koşullarıyla ilgilidir. Yani bir resmin müze ortamında koşullarda değil de bir gazete ya da dergi sayfalarından alımlanmasıyla oluşan algı farkıdır. Oysa video sanatı ve elektronik olarak üretilmiş sanat eserleri her iki koşulda da mekanik olarak üretilmiş sanat eserinden farklılık gösterir: Elektronik kopyalama elektromanyetik dalgaların kopyalanmasından ibaret olduğu için kopyalanan eserle kopya arasında hiçbir fark yoktur. Üretilen her eser biricik aynı zaman da bir kopyadır. Benjamin'nin aura kavramını yeniden tarif etmek gerekecektir: Elektronik imaj üretim çağında sanat yapıtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Kayıt ve anındalık:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Jan Feuer şu ayrıma dikkat çeker: Film ve videonun temel farklılıklarından biride kayıttır. Fotograf ve film görüntüsü, nesnenin bir materyal üzerine kaydına ihtiyaç duyar. Video imajın, görüntü üretmek için nesnenin kaydedilmesi şart değildir. Film ve Fotografta nesnenin görüntülenmesi ve üretilen görüntü işlenmesi arasında nesnel bir zaman farklılığı vardır. Aynı zamana ait değildir. Videoda ise nesneyle nesnenin görüntüsü arasında nesnel zaman farkı yoktur: bu kavrama anındalık adı verilir. Televizyon mecrasında bu canlı yayın denilen kavrama dönüşmüştür. (Video sanatı içerisinde Kapalı devre video düzenlemeleri bu olguyla hareket eder.). Nesnel zaman farklılığı şöyle bir etkiyi de doğurur: Film gösterilirken sonu bellidir, tasarımlanmıştır. Anındalık kavramı yeni bir anlatı modeli sunar bize; anlatının nasıl devam edeceğini ve sonlanacağını bilmeyiz. Bu anındalık fikrini ilk kez Arnheim tespit etmiştir 1935 tarihli çok erken bir yazısında: " Televizyon sayesinde belgesel bir araç haline gelir. Radyo yalnızca göze hitap ettiği zaman bizleri anında tüm dünyada ne olup bittiğinden haberdar etme görevini yerine getirir; bu onun tek ve en önemli görevi değildir elbette. Komşu kasabanın insanlarının bir alanda bir araya geldiklerini, yabancı bir ülkenin başbakanının konuşmasını, okyanusun öte yanında dünya şampiyonluğu için dövüşen iki boksörü, İngiliz dans bandolarının gösterisini, bir İtalyan kolaratür şarkıcısını, bir Alman profesörü, bir tren enkazının için için yanan kalıntılarını, karnavalda maskeli kalabalıkları, bir uçaktan bulutların arasından görünen karla kaplı Alp dağlarını, bir denizaltının penceresinden tropikal bir balığı, kutuplarda buzlarla mücadele eden bir keşif gemisini görürüz. Vezüv dağında parlayan güneşi gördükten bir saniye sonra, aynı anda Broadway'i aydınlatan neon ışıklarını görürüz. Sözcüklerle anlatmanın dolaylı yolu gereksiz hale gelir, yabancı dil engeli önemini yitirir. Tüm dünya odalarımıza girer.quot;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Hareket-imaj:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Video imajla filmik imaj arasındaki farklardan biride hareket mevhumudur. Filmik imaj donuk imajların artarda sıralanmasıyla, bir yanılsama üreterek oluşur. Zetll film ve video imaj arasındaki farkı anlatmak için Elea'lı Zeno ve Bergson'un zaman ve hareket fikirlerini karşılaştırır: "Zeno, zaman ve hareketin, sayısız durağan noktacıkların birleşmesinden oluştuğunu söyler. Bergson ise zaman ve hareketin hiçbir zaman ayrılamayacak bir süreç olduğunu iddia eder... Bu nedenle Zeno'nun görüşleri filmin yapısına yakınken, elektronik görüntü ise Bergson'un bakış açısına yakındır.quot;: Elektronik görüntüyü oluşturan, ekranı tarayan ışık dalgası hiçbir zaman bütünlenememiş bir görüntüyü sürekli tarayarak bütünlemeye çalışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Zaman-İmaj:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;" Video... uzamsal bir görünümde eşzamanlılık ve aynıandalık duygumuza yeni bir somutluk getirir. Gerçekte videonun zamanı uzamsallaştırma yeteneği, görünüşte büyüselliği sınırlarken, gösterim sisteminin zamanın sınırlanmış tek birimi videonun en mühim mefhumudurquot; diyordu, Maureen Turim. Yani videoda zaman uzamsallaşmıştır. Aynı nesnel zamanda farklı mekanlardaki görüntülerin art arda getirilmesi "Zamanın uzamsallaşmasıquot; yani zamanın mekana dayalı bir boyut kazanmasına yol açmaktadır. Aynı anda farklı mekanlardaki görüntüleri üretirken video, aynı anda, farklı şimdiki zamanların bir kesişimini üretir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· İmaj ve kadrajın boyutu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;" Filmdeki görüntüler gerçek yaşamdakinden daha büyük boyutlarda gösterilir. Videonun estetiği ise genelde insan oranlarından aşağıya inilerek yapılandırılan bir ölçüye bağlı kalmaktadır derquot; Armes. Elektronik görüntünün son aşaması monitördür. Monitörün kadrajı filmin gösterildiği yüzeyden oldukça küçüktür. Video imajı bu yüzden sinemayla karşılaştırıldığında daha çok yakın çekimlerle işler. Çünkü Monitörün küçük ekranında genel ve aşırı genel çekimlerin algılanma olasılığı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Görünmez kamera:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolay taşınabilirlik, yaygınlık videonun sinema karşısındaki başkaca farklılığıdır. Vertov şöyle diyordu, bir gerilla örgütünün çalışmasını devşirerek sanki: "Bizim geniş atölyelere, muhteşem dekorlara, yönetmenlere, büyük, fotojenik oyunculara ihtiyacımız yoktur: Bize; 1. Tez iletim olanakları, 2.Yüksek duyarlı ham film, 3. hafif aydınlatma araçları, 4. tez çalışan kino-pravda ordusu, 5. bir gözlemci-kinok ordusu, 6. taşınması kolay ve hafif alıcılar gereklidir. Son madde Walter Benjamin'in fotograf için yazdığı kitabin bir yerinde söyle akseder "... fotograf makineleri küçüldükçe, gördüğü şey büyüyecektir tersine...quot;, bu cümleyi video içinde kurabiliriz rahatlıkla "video küçüldükçe, gördüğü şey büyüyecektirquot;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Video-Author (Video-yazar):&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vertov'un kinoklarini düşünelim, Franju'nun Les Yeux Sans Visage'deki (Suratı Olmayan Gözler) insanlığını yitirmiş bakışı, makinenin bakışı, şehri kat edip, kendine doğru gelen treni kaydetmek için raylara yatan, yüksek vinçlerin üzerinde kuş bakışı olmak için gezinen Vertov'un, uzmanların değil halkın birbirini filme çektiği ve bakışı bu karşıtlıkla erittiği ütopik sinema fikri, bakışın tersine çevrilmesi, herkesin, kameralı adama dönüştüğü o garip ütopya, Beuys herkesin sanatçı olmasıyla sanattan kurtarılabileceğini söylemiyor muydu, o zaman anlam taşıyor Coppola'nın video için kehaneti: "Simdi tek umut Video-8 kameralardadır. Normal şartlarda film yapamayacak insanlar birden film çekmeye başlayacaklar. Birdenbire Ohio'lu şişman bir kız yeni bir Mozart olarak ortaya çıkacak ve babasının küçük kamerasıyla harika bir film yapacak. O zaman film dünyasındaki profesyonellik aniden ortadan kalkacak, sonsuza kadar."İste Videonun ütopyası budur, sinemayı ortadan kaldıracak, yok edecek bir fiil. Videokinoki: Brezilya da Video-favelacılarin fark ettiği şey de buydu, bir gecekondu mahallesinde küçük teknik bilgilerle ellerinde kameralarla dolasan onlarca kişi. O zaman video-authorlere (Jameson da benzer fikri sürer: video yazarını baştan katletmiştir) pek iman etmeyelim, bize author olarak sunulanları da reddedelim: Viola, Paik vesaire...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· İmajı İşlemek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmajı üreten kişi görüntüye bilgisayarlı kurgu ortamında dilediği gibi müdahale edebilir: Görüntüye renk ekleyip çıkarabilir, nesne ekleyip çıkarabilir, görüntüyü çarpıtabilir, boyama, yapıştırma, ekranı bölme parçalama gibi bir takım efektleri gerçek zamanlı uygulayabilir. Raymond Bellour aygıtın bu özelliğine dikkat çeker: "Deneysel ya da avangard sinema (bu kelimelerin ikisi de iyi değil) ile video sanatı (bu da en iyi terim değil) ortak bir iradeyi paylaşırlar: mümkün olan bütün yollardan üç şeyden kurtulmak --fotografik analojinin kudretinden, temsilin gerçekçiliğinden ve anlatıya duyulan inanç rejiminden. Defalarca söylendi: bunları yine de dahil oldukları sinemadan çok plastik sanatlara ya da şiire yaklaştıran şey de budur.quot;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· İç Işık:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Elektronik imaj iki tür ışıkla çalışır: Dış ışık: bu çekilen nesneyi aydınlatan, onun üzerindeki ışıktır. Diğer bir ışık türü iç ışık kameranın kaydettiği görüntünün içindeki ışıktır. İç ışık işlenebilir: hem elektronik noktacıkların ışık değerlerinin yani ışık gücü, parlaklık ve kontrast değerleri ve renk bilgilerinin düzenlenmesi hem de elektronik noktacıklar hareket ettirilerek yönlendirilebilir. Efekt uygulamaları bu tür uygulamalardır. Bu yöntemlerle var olan görüntüyü değiştirmek bambaşka bir hale sokmak oldukça yaratıcı bir alan açar videocuya. Piksel piksel görüntüyü işlemek, çekilen imajın sonsuz yorumu bu yolla gerçekleşir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Renk:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roy Armes video ile filmin renk oluşturma süreçlerinin farklılığının altını çizer: Filmde çıkarımsal renk sentezi kullanılırken, video ise toplamsal renk sentezi ile çalışır: ışık olarak karışım toplamsal, boya-pigment olarak karışım çıkarımsal renk sentezidir: toplamsal renk sentezi: kırmızı, yeşil ve mavinin birleşimleriyle bütün renkler oluşturulur. Çıkarımsal renk sentezinde renkler beyazdan çıkarılarak oluşturulur. Video görüntüsünde hiçbir renk gerçek renk değerinde değildir. Fransız izlenimciliği içindeki Pointilizm akımı noktacıklarla resim yapmaya inanan bir akımdı: Pointilist resme yakından bakılınca nesneler nokta nokta görülür uzaklaşınca noktalar birbirine karışır ve bir yüzey görülür. Video imajın temel yanılsaması da budur: Uzaktan bakılınca pissellerin ürettikler renkler bir yüzeyi oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· İmajın Plastikliği:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Mc Luhan elektronik görüntüyü bir resim ya da fotograftan çok bir heykelin epistemesine sahiptir der ve şöyle devam eder: "Videonun sonsuz şekillerle işlenebilen ve modellenebilen esnek bir ortam olduğunun bilinmesi ve bu bilinçle ve bu esnekliği kullanarak video uygulamalarının gerçekleştirilmesi görüntünün estetize edilmesi açısından gereklidir.quot; Elektronik görüntünün bir heykel gibi yoğrulabilmesi elektron ışınlarının tek tek kontrol edilebilmesi videoyu plastik bir malzemeye çevirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Kısa tarih:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Elektronik görüntünün ilk kullanımı televizyon yayını biçiminde 1936 yılında İngiltere'de olmuştur. Elektronik görüntünün bulunmasına yol açan buluşlar 1602'de fosforun bulunmasına kadar dayanır. 1817'de Berzelius'un Selenyumu bulması, Bequerel'in Elektro-kimyasal keşifleri, 1884 Nipkow'un resmi dönerken tarayabilen bir araç geliştirmesi Televizyon imajının temeli sayılır. 1965 yılında Sony Firması'nın ilk olarak "portapakquot; adı verilen, taşınabilir bir video kamerayı tükeci pazarına sunması yine aynı yıl, Kore'li sanatçı Nam June Paik'in, bu ilk taşınabilir kamerayı New York'da satın alması kronolojik açıdan elektronik görüntü sanatının başlangıcı olarak kabul edilir. 1952 yılında Ernie Kovacs'ın televizyon sinyallerini bozarak yaptığı denemeler, elektronik sanatına geçişte ilk denemelerdir. Paik ve Woolf Vostell'in 1963 yılında, Wuppertal'daki Galeri Parnesse'de gösterilen çalışmaları ve 1964'de Boston'da görüntülerin deneysel olarak işlenmesi ve magnetik ortamda bozulmasıyla gerçekleştirdikleri ilk çalışmalar, video sanatının ilk işleri kabul edilir. Bu ilk dönem videoları, Televizyonun toplumu kuşattığı, reklamlarıyla, haberleriyle şekillendirdiği bir dünyaya karşı bir söylem geliştirmeyi denediler, kendilerini televizyona karşı kurdular. Vostell 1962 yılında Televizyonunu bir performansla, şaşaalı bir törenle toprağa gömdü. Video görüntüsünün ilk dönemlerindeki başka unsur, bu görüntünün belgeci özelliğidir. Performance ve happying, body art, land art vb. sanatçıları yaptıkları işleri kaydetmek için videolarını kullandılar. Daha sonra videonun kendine özgü olanakları farkedilmeye başlandı. Elektronik görüntü sanatçıları ticari televizyonla aynı teknolojiyi paylaşmalarına rağmen, bilinçli olarak ticari televizyonun kendine özgü temel ilke ve özelliklerini reddetmişlerdir. Video sanatı, kavram olarak "eğlencequot; öğesini reddetmiştir. Ve bu öğeyi ticari televizyonun bir öğesi olarak görmüştür başlangıçta. Video sanatçıları daha çok görsel algı ve elektronik teknolojisinin potansiyel estetik enerjisi üzerinde durmuş ve işledikleri konularda sürekli eleştirel bir tavır takınmışlardır. Video sanatının önemli özelliklerinden biri de izleyici katılımıdır. Ticari televizyonun izleyiciyi pasifleştirmesine karşın, video sanatçıları izleyicileri de yaratım sürecinin içine alarak, izleyiciyi etkinleştirir.Frederic Jameson şöyle bir tespitte bulunur: "Video sanatı bir yandan televizyon tarafından kurulan algısal yapıları kullanarak, televizyonun genel mantığına karşı çıkarken, diğer yandan ise bu algısal yapıların değişimi için mücadele veren bir sanat dalıdırquot;. 70lerden sonra video sanatı televizyon imajının ve sinemanın imajlarını devşirerek, dönüştürerek parodik işler, eleştirel işler ürettiler. Jameson videoyu geç kapitalizmin kültürel mantığı ve postmodern bir aygıt olarak tanımlamıştır. Modern sonrası vurgusunu Maureen Turim'de yapmıştır: imajların seçilip, toplanması, birleştirilmesi yani bir çeşit kolaj etkisi ürettiğini söylemiştir. Video sanatının; plastik öğeleri öne çıkaran çalışmalar, kavramsal sanat çalışmaları, doğaçlama kayıtlardan oluşan çalışmalar, sokak videosu çalışmaları, gerilla videolar, video heykeli, video düzenlemeleri gibi geniş bir kullanım üretim yaygınlığı vardır. Video sanatı 80lerde kavramsal sanatın-vücut sanatının bir parçası olarak varlığını sürdürmüştür: derdi görsel ve dokunsal olmaktan çok zihinsel imge yaratmak olan kavramsal sanat, alışılagelmiş malzeme ve teknikleri kullanmak yerine sanatsal etkiyi (affect) organize eder. Düşünce nesneye o kadar baskın çıkmıştır ki sonuçta yapıtın somut bir şekilde gerçekleşmesine bile gerek kalmamıştır. Bu tarz sanat yapıtı üretme geleneğini Duchamp'ın Konzeption sergisine kadar götürmek mümkündür. Vücut sanatı artık nesneyi yok eden sanat anlayışının sanatçının kendi gövdesine götüren sanat işleridir. Pezold ve Rosenbach kamerayı vücutlarında dolaştırarak narsist, feminist bir video bakışı geliştirdiler bu yıllarda: bedensel yabancılaşmanın reddiyesi olarak, televizyonun, sinemanın kadın sunumunun reddiyesi olarak. 90'lardan sonra küresel karşıtı hareketlerin ortaya çıkması, televizyona karşı alternatif medyaların oluşmaya başlaması video aktivizmi kavramını ortaya çıkarmıştır. Video sanatı da artık elektronik sanat, yeni medya, intermedya olarak kavramsallaştırılmaya başlanmıştır. İnternetin 90larda yayınlaşması, CD, dvd teknolojileri, Harddisk boyunlarının artması, elektronik imajın iletilmesi, montajlanması, biriktirimesi kavramlarını yeniden sorgulamaya itmektedir. Lev Manoviç elektronik anlatının bir Veritabanı anlatısına dönüşeceğini söylemektedir. Bilgisayarımızdaki onlarca saatlik görüntüleri programlayarak artık filmler üreteceğiz. Vertov'un tez iletim, hız ve çabukluk, anındalık ütopyası gerçekleşmeye başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· " Non pas une image juste, mais juste une image" yani "doğru imaj yoktur yalnızca imaj vardırquot;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jean-Luc Godard sinematografisinin en mühim mottosu. "Doğru imajquot;la; sinema denen aygıt tarafından kodlanmış sözgelişi açı-karşı açı, kesme teorileri, kamera ölçekleri vb. tarafından hizaya getirilmiş imajı kastediyordu Jean-Luc Godard. Video hep karşı yakada yer alır: "Yalnızca imajquot;. JLG'nın videoya bütünüyle ricat ettiğini söyleyemeyiz tabi ki (Chantal Akerman yarı ricat, Jon Jost'da bütünüyle ricat etmiştir videoya) ama Video "imajlar pedagojisiquot; adını verdiği şeyi inşaa etmesinde bir yol yordam olmuştur: JLG'nin Deleuze'de de yankılanan bir imajlar pedagojisi önermesi yani Deleuze'un "bir imajda gerektiğinden az şey görebiliyorsak bu onu okumayı iyi bilmediğimizdendir. Ne imajın yoğunlaşmasının, ne de seyrelmesinin hakkını veriyoruz demektir --çünkü imajlar seyrek veya yoğun, ya da yeğin olabilirler, az nesne gösterebilirler, çok nesne gösterebilirler, hatta bazen hiçbir nesneyi göstermemeye kalkışabilirlerquot; deyişiyle imaja başka bir bakış, okuma, pedagoji önermesi videoyla çok daha mümkünmüş gibi gözüküyor: Yani yalnızca imaj. Godard'in bir yerlerde zikrettiği "Düsünme aygıtı olarak Videoquot; Deleuze'un sinema kitaplarında yankılanan "düşünme aygıtı olarak Sinemaquot; önermesinin nihai varacağı noktadır sözlerini paylaşıyoruz bu yüzden. Ve Ayna çalışmaya devam etmiştir ve Deleuze tekrarlar "Doğru fikir yoktur, yalnızca fikir vardırquot; JLG' nin, Cahiers ve Le Monde'da, son filmi L'éloge de l'amour/Aşka Övgü üzerine yaptığı söyleşiler de söyledikleri video üzerine bir bildiri gibi duruyor peşpeşe sıralayınca: Video açı-karşı açıyla kurulmaz sinema gibi, videocular imajı yormazlar yani kılıkırkyarıcı değildirler, video-ekran ressam tuvali gibi çalışır, yüzeyde işler piksilerle, farklı montaj pratiğine sahiptir:1. "Alan-karşı alan, açı-karşı açı ... bu birinin bir resmi, sonra konuşan bir diğerinin resmi demektir. Ama aslında teknik bakımdan iyi incelenirse hiçbir anlamda gerçek bir alan-karşı alanın olmadığı görülür --kendini gösteren bir şeyin bir başlayışı vardır yalnızca, gereken karşı-alanlar hiç olamadı. Görme ve görmeme, yokluk, adlandırılamaz olan şey... Ve benim fikrimce sonuçta bu konuda hiçbir şey değişmemiş bulunuyor. Bir şey var ki vuku bulmuyor asla... Televizyona gelince, onun karşı-alanı, karşı-açısı zaten hiç yoktur. Dinleyeni göstermez bize. Bir plan vardır, sonra onu, hep dedikleri gibi bir başkasına "keserler"; sonra bir başka plan vesaire... Ve bu planlar arasında herhangi bir insani ilişki yoktur. Bazen planlar arasındaki ilişkisizlik o kadar artar ki o küçük televizyon ekranını bile bölerler, neden bilmem..."2. "On altı ya da 35 mm filimde belli bir kesinlik, kılıkırk yarıcılık vardır. Makaraların 10 dakika sürüyor olması bu kısıtlamaya göre düşünmenizi gerekli kılar. DV ileyse artık böyle bir şeye ihtiyaç kalmıyor; böylece artık kili kırk yarıcılık yok ve siz de her şeyi yapabileceğinizi düşünüyorsunuz. Kameranın karar verdiğini düşünürsünüz, ama kameranın ardındaki kişinin çok daha iyi olması gerekir. Dostoyevski ya da Pascal olsa küçük bir dijital kamera kullanmayı tercih ederlerdi, çünkü onlar olağanüstü kılı kırk yarıcılardı; ama günümüzün yönetmenleri öyle değiller." 3. "Empresyonizmi severim, sinemada, özellikle de videoda. Bunu sağlayan şey, suluboyayla, guaşla ya da yağlıboyayla yapabileceğiniz şeyleri elektronik araçlarla yapamayacağınızdır. Bu yüzden renkler aracılığıyla, biraz bir empresyonist gibi, bir roman kurgulamak istiyorum --bu bir tablo gibi olmasa da. Bütün yaptığım mesela siyahları biraz azaltmak --televizyon kanalları böyle bir şeyden hoşlanmazlar, ama televizyonunu ayarlayıp evde yapabilirsin bunu işte. Ya da, bugün şöyle bir şey de yapabiliyorsunuz –televizyon alicinizin "preset" tuşlarıyla oynayarak 'sinema Stili'nden 'su stile' ya da 'bu stile' geçebiliyorsunuz. Çok karmaşık bir ekipmanla çalışmıyorum, çünkü çok pahalı ve hayatimin geri kalanını bütün bu fonksiyonları öğrenmeye çalışarak geçirmek gibi bir niyetim yok." 4. "Son filmimin (L'éloge de l'amour = Aşka Övgü) bir kısmını dijital olarak çektim, ama montajı eski usül 35 mm'ye aktararak yaptım. Dijital kurgu benim zevkime göre çok fazla maniple ediyor. Elle yapacak pek bir iş kalmıyor. Montaj sırasında yeniden oynatmayı ve tekrar tekrar sarmayı seviyorum. Sözde 'sanal' denen şeydeyse hiçbir zaman yeniden oynatmanız gerekmez, çünkü zaten oradasınızdır. Filmin konusu bakımından hayati önem taşıyan yeniden sarma süresi yaşanmalıdır. Bu kıymetli bir zamandır ve buna değer. Düşünmek için size daha çok vakit kalır. Film makaralarını düzenlerken, ya da Steenbeck'i temizleyip yağlarken düşünmeyi tercih ediyorum.'Dijital yaratıcılar' bu eski makıinalara gülseler de..." 5. "Şeyler ancak bittiklerinde, tamamlandıklarında anlam kazanırlar: çünkü tarihin anlatısı o noktada başlar..."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-8648503913058594373?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/8648503913058594373/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=8648503913058594373&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/8648503913058594373'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/8648503913058594373'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2008/08/video-imajn-ksa-tarihi.html' title='Video İmajın Kısa Tarihi'/><author><name>cemil atik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12423469533179713848</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='12838821711264242996'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-6632384607589210216</id><published>2008-08-14T04:02:00.000-07:00</published><updated>2008-08-14T04:21:22.501-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SKQUPIlbzwI/AAAAAAAAAGI/M3tMcSI_Xxo/s1600-h/23.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5234330917146447618" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SKQUPIlbzwI/AAAAAAAAAGI/M3tMcSI_Xxo/s320/23.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;STrafor nAsıL İnSan olDu? – BaŞlangıç İçiN Etüd&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-&lt;span style="font-size:130%;"&gt;ZARARLI GAZ İÇERMEZ&lt;/span&gt; Ruh torbası&lt;br /&gt;2-&lt;span style="font-size:130%;"&gt;ÇÜRÜMEZ&lt;/span&gt; Ölüm içgüdüsü&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;3-&lt;span style="font-size:130%;"&gt;HAVA KOŞULLARINDAN ETKİLENMEZ&lt;/span&gt; Şimdilik plastik stres&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;4-&lt;span style="font-size:130%;"&gt;BAKTERİ ÜRETMEZ&lt;/span&gt; Solucan&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;5-&lt;span style="font-size:130%;"&gt;ÇEŞİTLİ BOYUT VE YOĞUNLUKLARDA ÜRETİLEBİLİR&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;S, M, L ...&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;6-&lt;span style="font-size:130%;"&gt;YÜKSEK ISI VE SES İZOLASYONU SAĞLAR&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Günaha son çağrı&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;7-&lt;span style="font-size:130%;"&gt;ATERPOR İZOLASYONLU DUVARDAKİ ISI KAZANCI&lt;/span&gt; =&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;32.5-7,5/82,5= %76 Gelecek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Böyle cümleler kurmadılar...&lt;br /&gt;Kimler?&lt;br /&gt;Beni üretenler; işçiler, makineler, satıcılar, alıcılar, - tüketiciler de diyorsunuz değil mi?... O nedir elindeki?&lt;br /&gt;Şırınga, sana biraz kan zerkedilecek.&lt;br /&gt;Nereden aldın onu?&lt;br /&gt;Rüyalarımdan.&lt;br /&gt;... Mainstream...&lt;br /&gt;Nereden duydun bunu, seni tasarlayanlardan mı?&lt;br /&gt;Tasarlayanlar mı, bu kelimeyi ilk kez duyuyorum.&lt;br /&gt;Hım mm.. Doğru, tanrıları göremeyiz.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;©emil Atik&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-6632384607589210216?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/6632384607589210216/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=6632384607589210216&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/6632384607589210216'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/6632384607589210216'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2008/08/strafor-nasl-insan-oldu-balang-iin-etd.html' title=''/><author><name>ANKA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13742814878945810412</uri><email>selmaakingirgin@gmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09333576808844790249'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SKQUPIlbzwI/AAAAAAAAAGI/M3tMcSI_Xxo/s72-c/23.JPG' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-966511652286013912.post-7460607243984897325</id><published>2008-08-14T03:23:00.000-07:00</published><updated>2008-08-14T03:48:46.358-07:00</updated><title type='text'>Katil Doğanlar</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SKQNTkZewrI/AAAAAAAAAF4/vPf45pjf9Uc/s1600-h/30.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5234323296750584498" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SKQNTkZewrI/AAAAAAAAAF4/vPf45pjf9Uc/s320/30.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Katil Doğanlar - Aranıyor… Mickey ve Mallory Knox&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Düşlere dikkat demiştim ya bir yazımda, orayı pek deşmeden bırakmıştım. Bu o yazının doğası içinde anlaşılabilir bir durumdu, hatta kararındadır, ötesi lafazanlık olurdu. Süregelen bir çatışmanın bir an’ının da ortaya çıkıveren akut bir yıkıma, düşlerde cevap verildiğini çoğu zaman fark etmez insan.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Düşler insanın varoluşunu biçimlendirirken, tarihin seyrinin tümel bir plan olduğuna inandırır beni, eskatolojik değil. Düşler, insanın kendini kandırmışlığının gerekçesidir çoğu zaman. Hep böyle midir, elbette hayır. Buna “onay” mekanizması deyiverelim hele hiç korkmadan. Aldo Huxley’nin deyişiyle ne koyarsanız onu alırsınız düşlerin krallığında. Mürşit ararsan yüreğine yüzünü dön, nerdesin, ne olacaksın o sana tez elden ulaştırır, uçurur haberi. Değil mi yoksa?..&lt;br /&gt;Korkaklığın sabitse, üzmeyecektir, başını göğsüne bastırır, “buraya kadar çocuğum, iyi yol aldın, hele bir soluklan” deyiverir. Tedbirde hata olmazla, kayıpsız geri çekilirsin, stratejin tutmuş(mu dur)tur. Kalp para basmadı hiç düşler, Tanrı’nınkiler buna dahil. Ne isen o olmaya devam edeceksin, insan donlu, serseri donlu, tekmili domuz belki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşler, gözler güne açılır açılmaz kaybolmaz, nazarın sağlamsa çokluğun göremediği, görmek istemediği hayaleti görebilirsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bir hayalet senaryosu, şehir masalı;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Plan 1: Açlıkla boğuşmuştur ressam, rutubet, soğuk, parasızlık kanına işlemiş, damarlarında ekşi şarabın dolaştığını hisseder ve sarhoşluk bir yaprak gibi titretir onu kalkar kalkmaz ayağa. Küfrün bini bir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Plan 2: Ürkütücü gözleri büyük, nefret kaldı geriye şaraptan, damardan… Aç!.. Aç!.. Aç!.. Pay almak gerek paydan. Sanat ürkmüş, zavallıcık yüreğine, içeriye, içeriye sığınmış, büzüşmüş üşüyor, adamın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Plan 3: Deliliğiyle renk, tutuyor alıyor onu kartondan gökkuşağı içine, yapıştırıcı kalitesiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Plan 4: Yokluktan “bir şey” işte, ortada. İntikam saati gelip çatmış, yardımlar ufaktan… Derin bir vicdan satışı, katara denkler… “İşte oldu” der adam, “denkleştim ben de… Egomu şişirenler nerede? Yıkıcı mıyım, sittir alla sen, cillop kızlar…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Plan 5: Sanat, küçük yavrucak iner basamaklardan, başka bir yürek aramak üzere, ensest, belki cinayet kaçınılmaz yoksa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Plan 6: “Aynı sıklette değiliz” der ağır sıklet boksör, ressama. “Hele palazlan bir, kanınla yıkarım yüzünü, acımam inan, centilmence değil mi?..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…İtekleyenler, tanık olanlar, suçu örtenler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Atik&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/966511652286013912-7460607243984897325?l=manga-anka.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://manga-anka.blogspot.com/feeds/7460607243984897325/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=966511652286013912&amp;postID=7460607243984897325&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/7460607243984897325'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/966511652286013912/posts/default/7460607243984897325'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://manga-anka.blogspot.com/2008/08/katil-doanlar.html' title='Katil Doğanlar'/><author><name>ANKA</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13742814878945810412</uri><email>selmaakingirgin@gmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='09333576808844790249'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_vrxrKAqUbXk/SKQNTkZewrI/AAAAAAAAAF4/vPf45pjf9Uc/s72-c/30.JPG' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry></feed>