
Gözsüz Sözsüz Niyetler…
Bir diyalogda susmak şiddeti tarif etmek için oldukça acımasız ve özel bir
yoldur. Monologda susmanın adı ne olur ?
Bir diyalogda susmak şiddeti tarif etmek için oldukça acımasız ve özel bir
yoldur. Monologda susmanın adı ne olur ?
“Bu hakkımı kullanıyorum”
Çoğu zaman iki kişilik oyunlara istemeden davetsiz konuk oluveririm.Kişilerden biri ben iken üstelik... Taraflardan birini tutmak oyunun bir parçası oluverir. Onun adına söylenir, onun adına kurnaz açılımlar düşünür, karşımdakini onun adına sıkıştırmayı hedeflerim hep.
Bu oyunda ortaya kızarmış kuzuyu getiren, tarafını tutmadığım kişi olmalıdır.
Yenilginin ve hizmetin kutsal beraberliği… Yenilgiyi görmek çoğu zaman yetmez, ona orta çağ inisinasyon nöbetleri gibi arka planda gereklidir.
Sonra dilimde ipek böcekleri beslediğimi hatırlarım.Onlar hep dokurlar hem de ezelden beri. Dilim onlar düşmesin diyedir belki…
Islak zeminde gül susuyordu
Rüzgarı gördü
Rüzgara çiğ ekmek gül ekmek zamanı
Ektiklerim büyüyordu
Şimdiyse hasat zamanı
Zamanı böyle anlarda aralamak, savurmak…
Şiir bu değil midir?.Avucunda sakladığın sihirli tozları dudağının ucu ile üflemek, ardından bakmak olmayan gözlerinle…
Acele ile emin olamadan üstünü başını çantasını arardı.Her baktığı yerde onu orada bulacağından emin. Ama yoktu işte! Derin bir nefes alıp, yaptıklarını sil baştan tekrarlamaya başlardı.Sonra yorgun, telaşı da bir kenara koyup aklı ile not ala ala bir daha aramaya başlardı.Bingo o oradaydı işte …Ahh! O ahu gözler yoktu .Böyle anlarda ne gereği vardı ki…
Gözlerimi hep unuturum
Onu ararken kaybederim. Oysa anahtarlığıma unutmamak için takmadım mı?
Gözlerimi yine de takmayacağım.Ruhumu müziğe teslim edip beyin dalgalarımda süzülüyor olacağım.Tıpkı şehir kuşlarının bedenlerini, binalardan yükselen sıcak hava dalgalarına bırakmaları gibi Öylece hiç güç harcamadan süzüleceğim.Ardımda ipek böceklerimin gümüş tellerini bırakarak.
İşte şehir bu olmalı.Üstelik unuttuğum gözlerimi takmam gerekmeden hissediyorum.Bir şekilde şehri biliyorum, orada işte…Kavgalar kendi evlerinde hala sürüyor olmalı, küçük çakıl taşları gibi yaşam evlerinde, gerçeklik destanları yazıyorlar…
Taşıdığım küçük zillerimi duymuyorsunuz. Bana gövdeleri saklı zaman kuşları yarenlik ediyor.
Onları neden taşıdığımı da bilmiyorsunuz..
Kimin, ne için, nerede, hangi koşulda onaylandığı ölümcül bir önem taşır.Yaptığı, düşündüğü ile var olduğunun ispatı yada soru ve şahıs, soruya varlığını sunma ikramı. Bu oyun gözler olmadan nasıl onaylanır, nasıl var olur insan, duymak dokunmak tatmak, hep günah olmuşken.Gözlerin iktidar bahçesinde yaşam, kısa net ve gerçek.Burada şiir, müzik, resim yok.Ayrılışın tüm aşamaları ilk hecelemeler gibi acemice ve akıcı okumadan yoksun, tutuk bir dil...Tanrıyı öldürdük nihayet…
Gözler duyamıyor işte
Dokunamıyor da
Hangi meyvenin tadını bilmiş
Hangi rüzgardan üşümüş
Bir kediyi okşamış mı
Görmeyen gözler
Soğuyorum.Gözlerime tek başına hiç güvenemedim.Şimdi o çok sevdiğim kuzey rüzgarlarının dövdüğü anıt dağları tüm hırçınlığı ile biliyorum. Keskin parlak yüzlerinde maviyi görüyorum .Şefkatli rüzgarlar çoktan bırakmış onları. Ormanlar içindir salon tipi rüzgarlar, şık ortamlarda konfor için esmelidirler hoşluk, rehavet, sohbet için. Dağların bu rüzgarlara ihtiyacı var mıdır ? Bir kadeh şaraba örneğin…
Ben yanındayken dağların, etim acıyor soğuktan .Rüzgarında yüzüme vuran tuzlu deniz damlacıklarını hissediyorum. Karşımda okyanus hem de başka düşümdeyken… Gücüm bile kalmıyor ikinci bir zirveye tırmanmaya, dizlerim titriyor, rüzgar derin uçurumların başında dengemi bozuyor, korkuyorum.Üşüyorum. Gözlerim hala yok…
Korku gözlere yenildi, gözleri yok sayıverdim.
Mekan değişimleri; hep yokluk valizlerini kapının önüne bırakarak yeni mekanlarına biraz buruk ve korkarak bakmaktalar. Üzerlerinde hala geldikleri yolun rüzgar kokuları ve serinliği duruyor.
İlk adımlar hep bir öncekinin devamı olarak gelişir…
.
“Hala herkes ne yapıyor nasıl yapıyor diye bakıyorsun. Elindeki sarı çiçek güneşte kavrulur hatırlamıyor musun”
Sanırım oyun baştan adil değildi.Taraf olmam tüm silahlarımı gizlemem ile başlardı.Karşımdaki de böyle davranıyor olmalıydı.
Açık şeffaf bir tarzın bu oyunda sadece adı kadar hükmü olmalı. İçi bir dolu tanıdık, tanımadık gözler ile doldurulmuş şeffaflık, ancak o gözlerde onay alırsa ışıyor.Bir anda çoğalıveren virüs gibi. Mesela bir anda tüm yazılımlarınıza adapte oluyor kilitleniyorsunuz.
Kokan bir nazar kutusu.
Bebekken omuza takılanlardan.
Çoğu zaman iki kişilik oyunlara istemeden davetsiz konuk oluveririm.Kişilerden biri ben iken üstelik... Taraflardan birini tutmak oyunun bir parçası oluverir. Onun adına söylenir, onun adına kurnaz açılımlar düşünür, karşımdakini onun adına sıkıştırmayı hedeflerim hep.
Bu oyunda ortaya kızarmış kuzuyu getiren, tarafını tutmadığım kişi olmalıdır.
Yenilginin ve hizmetin kutsal beraberliği… Yenilgiyi görmek çoğu zaman yetmez, ona orta çağ inisinasyon nöbetleri gibi arka planda gereklidir.
Sonra dilimde ipek böcekleri beslediğimi hatırlarım.Onlar hep dokurlar hem de ezelden beri. Dilim onlar düşmesin diyedir belki…
Islak zeminde gül susuyordu
Rüzgarı gördü
Rüzgara çiğ ekmek gül ekmek zamanı
Ektiklerim büyüyordu
Şimdiyse hasat zamanı
Zamanı böyle anlarda aralamak, savurmak…
Şiir bu değil midir?.Avucunda sakladığın sihirli tozları dudağının ucu ile üflemek, ardından bakmak olmayan gözlerinle…
Acele ile emin olamadan üstünü başını çantasını arardı.Her baktığı yerde onu orada bulacağından emin. Ama yoktu işte! Derin bir nefes alıp, yaptıklarını sil baştan tekrarlamaya başlardı.Sonra yorgun, telaşı da bir kenara koyup aklı ile not ala ala bir daha aramaya başlardı.Bingo o oradaydı işte …Ahh! O ahu gözler yoktu .Böyle anlarda ne gereği vardı ki…
Gözlerimi hep unuturum
Onu ararken kaybederim. Oysa anahtarlığıma unutmamak için takmadım mı?
Gözlerimi yine de takmayacağım.Ruhumu müziğe teslim edip beyin dalgalarımda süzülüyor olacağım.Tıpkı şehir kuşlarının bedenlerini, binalardan yükselen sıcak hava dalgalarına bırakmaları gibi Öylece hiç güç harcamadan süzüleceğim.Ardımda ipek böceklerimin gümüş tellerini bırakarak.
İşte şehir bu olmalı.Üstelik unuttuğum gözlerimi takmam gerekmeden hissediyorum.Bir şekilde şehri biliyorum, orada işte…Kavgalar kendi evlerinde hala sürüyor olmalı, küçük çakıl taşları gibi yaşam evlerinde, gerçeklik destanları yazıyorlar…
Taşıdığım küçük zillerimi duymuyorsunuz. Bana gövdeleri saklı zaman kuşları yarenlik ediyor.
Onları neden taşıdığımı da bilmiyorsunuz..
Kimin, ne için, nerede, hangi koşulda onaylandığı ölümcül bir önem taşır.Yaptığı, düşündüğü ile var olduğunun ispatı yada soru ve şahıs, soruya varlığını sunma ikramı. Bu oyun gözler olmadan nasıl onaylanır, nasıl var olur insan, duymak dokunmak tatmak, hep günah olmuşken.Gözlerin iktidar bahçesinde yaşam, kısa net ve gerçek.Burada şiir, müzik, resim yok.Ayrılışın tüm aşamaları ilk hecelemeler gibi acemice ve akıcı okumadan yoksun, tutuk bir dil...Tanrıyı öldürdük nihayet…
Gözler duyamıyor işte
Dokunamıyor da
Hangi meyvenin tadını bilmiş
Hangi rüzgardan üşümüş
Bir kediyi okşamış mı
Görmeyen gözler
Soğuyorum.Gözlerime tek başına hiç güvenemedim.Şimdi o çok sevdiğim kuzey rüzgarlarının dövdüğü anıt dağları tüm hırçınlığı ile biliyorum. Keskin parlak yüzlerinde maviyi görüyorum .Şefkatli rüzgarlar çoktan bırakmış onları. Ormanlar içindir salon tipi rüzgarlar, şık ortamlarda konfor için esmelidirler hoşluk, rehavet, sohbet için. Dağların bu rüzgarlara ihtiyacı var mıdır ? Bir kadeh şaraba örneğin…
Ben yanındayken dağların, etim acıyor soğuktan .Rüzgarında yüzüme vuran tuzlu deniz damlacıklarını hissediyorum. Karşımda okyanus hem de başka düşümdeyken… Gücüm bile kalmıyor ikinci bir zirveye tırmanmaya, dizlerim titriyor, rüzgar derin uçurumların başında dengemi bozuyor, korkuyorum.Üşüyorum. Gözlerim hala yok…
Korku gözlere yenildi, gözleri yok sayıverdim.
Mekan değişimleri; hep yokluk valizlerini kapının önüne bırakarak yeni mekanlarına biraz buruk ve korkarak bakmaktalar. Üzerlerinde hala geldikleri yolun rüzgar kokuları ve serinliği duruyor.
İlk adımlar hep bir öncekinin devamı olarak gelişir…
.
“Hala herkes ne yapıyor nasıl yapıyor diye bakıyorsun. Elindeki sarı çiçek güneşte kavrulur hatırlamıyor musun”
Sanırım oyun baştan adil değildi.Taraf olmam tüm silahlarımı gizlemem ile başlardı.Karşımdaki de böyle davranıyor olmalıydı.
Açık şeffaf bir tarzın bu oyunda sadece adı kadar hükmü olmalı. İçi bir dolu tanıdık, tanımadık gözler ile doldurulmuş şeffaflık, ancak o gözlerde onay alırsa ışıyor.Bir anda çoğalıveren virüs gibi. Mesela bir anda tüm yazılımlarınıza adapte oluyor kilitleniyorsunuz.
Kokan bir nazar kutusu.
Bebekken omuza takılanlardan.
Küçücük mavi camın içine iliştirilmiş, sonra tanışacağımız bakışlar… İlk tanıştığımız yol arkadaşımızı unutalım diye nasılda insafsızca omzumuza iliştirdiler.Yaşamın tek gerçeği ama gözden kaçan, aşina olduğumuz, onun için unuttuğumuz gerçek, çoktan masal diyarlarına göçtüler. Altınlara sarmalayıp mücevher sınıfına yükselttiğimiz, bir de değişim değeri verdiğimiz bakış; nazarlık kaldı geriye …
Bize birileri hep bakacak uyu da büyü ninni
Sen olduğunu fısıldayacak uyu da büyü ninni
Farklı davranırsan eğer uyu da büyü ninni
Korkulası nazar değecek uyu da büyü ninni
Gözlerimi bilinen yerlerine takmayacağım. Susma hakkımı kullanıyorum.
Selma Akın Girgin

0 yorum:
Yorum Gönder